7 Temmuz 2017 Cuma

Paul Gauguin Ressamlar Dizisi #3#


Herkese Merhaba,
Bugün  size ,  Monet’in,Cezanne’nin Van Gogh’un çağdaşı  Paul Gauguinden bahsetmek istiyorum.




Paul Gauguin,
Parisli ressam hayatına, ressam olarak değil bankacı olarak başlar, Danimarkalı bir mürebbiye olan Mette ile evlenir ve beş çocuk sahibi olur. 30 yaşına kadar aile babası bir bankacı olarak hayatını sürdürürken,  Camille Pissarro ile arkadaşlık kurar ve içinde ki sanat aşkı bastırılamaz hale gelir. Yarı zamanlı hobi olarak yaptığı ressamlığını Bankadaki işinden istifa ederek tam zamanlı hale getirir. Ünsüz bir ressam olan Gauguin geçim kaynağını kaybedince,  var olan varlıkları satıp satıp yemeye başlar bu duruma daha fazla dayanamayan Eşi Mette ortanca çocuğu dışındaki diğer çocuklarınıda yanına alarak Danimarkaya döner. Bu dönemde Vincent Van Gogh, Gauguin’i Arles’e çağırır  Gaugini Sarı Ay çiceklerle karşılayan Van Gogla  birlikte, 9 haftayı resim yaparak geçirirler. Gaugin, Van Goghla yaşadığı tartışma sonrası Van Gogh’un evini terk eder bunun üzerine,  Van Gogh kulağını keserek intihara kalkışır.




Mali durumu kötü olan Gaugin Parise dönmesinin ardında iyice sıkışık zamanlar geçirir. Bunun üzerine çalışmak üzere Panama Kanalına gider Haiti de yaşar bir süre, hatta ünlü tablosu olan ‘Fatata te Miti (By the Sea)’, ‘la Orana Maria’ (Ave Maria) adlı tablolarını burada yapar. Peru'da çocukluğunu geçiren ressam hayatında hep Güney Amerika'nın bozulmamış doğasını arara bu etkiyide resimlerinin çoğunda görüyoruz.






Bir gezgin olan, Paul Gauguin  yaşadığı çağın vahşetinden ve emparyalizme olan tepkisinden dolayı medeniyetten kaçmak için önce Panama’ya sonra Martinigue’e gider.
Gauguin, bir tezatlar ressamıdır, «ilkel» olduğunu savunduğu halde, sembollerden, renk zenginliğinden, bahseder. Yine de bu değişik ruh fırtınalarından, karşımıza  sahici bir insan çıkar.
54 Yaşında  Frengiden Vefat eden Gaugiun malesef ki çoğu sanatçı gibi ölümünden çok daha sonrasında değeri bilinmiştir.

22 Haziran 2017 Perşembe

Bir Film, A Bigger Splash


Venedik Film Festival’inde 2 ödül kazanan A Bigger Splash filmi bu hafta film gündemimizdeydi.  Filmin yönetmen koltuğunda,   Io sono l’amore (Benim Adım Aşk) ve Melissa P. filmlerinin yönetmeni Luca Guadagnino oturuyor.

Filmin konusu; Marianne (Tilda Swinton) ünlü bir şarkıcıdır ve geçirdiği ameliyat sonrasında sesini koruyabilmesi için konuşmaması gerekiyordur. Sevgilisi Paul (Matthias Schoenaerts) ile İtalya’da bir adada tatil yapmaya giderler. Tatilleri sakin ve huzurlu ilerlerken eski sevgilisi ve iş arkadaşı Harry (Ralph Fiennes) ile kızı olduğunu yeni öğrendiği Penelope (Dakota Johnson) yanlarına kalmaya gelir ve zamanla olayların gidişatı değişir.

Konunun ana hatlarını destekleyen müzik ve görsellerle duygu seyirciye geçiyor. Görsellik ile bir hikaye anlatmak, sinemayı diğer sanat dallarından ayıran en önemli unsuru olmuştur. Bu bağlamda A Bigger Splash’in gerçek bir sinemacılığın ne olduğunu kanıtlıyor.

Hikaye çoğu kez  geçmiş ile şimdiki zaman arasında mekik dokuyor. Şimdiki zamanda yaşanan olayların neden böyle olduğunun kökeni geçmiş zamana da dayandırılıyor.  Tilda Swinton konuşamayan -gerekmedikçe konuşmayan- bir şarkıcıyı canlandırıyor. Aynı zamanda sevgilisi Paul’a karşı olan sevgisi onu kimi zaman güçsüz bir kadına dönüştürüyor.

Filmin diğer kilit oyuncusu Ralph Fiennes özgün kişiliğe sahip diyebileceğimiz bir karakter e oyunculuğunun filme renk kattığını söylemeden geçemeyeceğim. Dakota Johnson’ın ise sinema içindeki bir karakter oyunculuğunu kanıtlayacak bir rölde değildi yani sinemanın olması gerekeni yerine getirmişti. Ancak Penelope ve Harry’nin oyunculuk seçimi konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim Ralph Fiennes  ve Tilda Swinton  aynı şeyi düşünmeyecek kadar  iyi bir seçim olduğunu gözlemleyebilirsiniz. Senaryo, görsellik ve atmosfer keyifli bir film izledim demek için yeterli unsurları bir arada toplamış. Seçilen bölge ve mekanlar filmi oyunculukları bütünlüyor.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Genç Werther'in Acıları- Opera Bale gösterisi

Merhaba
Bugün sizlerle Süreyya Operasının seçkilerinden birini paylaşacağım.
Genç Werther'in Acıları 



Gösteri Goethe, bu romanından operaya uyarlanmış bir eser.  Goethe nin eserinin Bu kadar güzelleştirilip baleye aktarılabileceğini bu kadar iyi uyarlanabileceğini hiç düşünemezdim. Gösterinin bütün ögeleri takdire şayandı. 
Fakat gösteride ayrı detaylar vardı ki hem hafızamda edindikleri yer hemde güzelliklerinden ayrıca bahsetmek istemekteyim. 
Bu gösteriyi  farklı kılan en önemli detaylardan biri de, hiç aralıksız, 90 dakika boyunca Chopin’i  yorumlayan Azeri sanatçı , Yelena Şekalyovadır. Balerin Baletlerin , bir adım geri gidip çok estetik bir şekilde dönmelerini çok beğendiğimi söylemeden geçemeyeceğim.Diyalog sahnelerinde balet ve balerinlerin fazla ön plana çıkmadan algıyı dağıtmamaları çok hoşuma gitti.Gösteride görsel öğeleri narin bedenler uyumundan bahsetmezsem haksızlık etmiş olurdum.Ayrıca, oyun içinde geçen balo sahnesinde tenörün okuduğu Arya da takdire şayandı. 


Eserle İlgili Kısı bir Bilgi: Konusu Eserin; Werther’in mektuplaştığı hayali arkadaşı Willhelm’in eliyle, mektuplar biçiminde anlatılır, Büyük kentin yarattığı ruhsal çöküntüden doğaya kaçarak Wahlheim’e yerleşen aydın bir gençtir Werther. Orada tanıştığı soylu bir ailenin güzel kızı Lotte’ye aşık olur. Lotte de kayıtsız değildir bu aşka ama Albert’le nişanlıdır ve verilen sözler, ahlaki değerler önemlidir. Lotte Albert ile evlenir. Werther ise bir aile dostu olarak yer alır yanlarında. Ne var ki aşk ve dostluk arasındaki sınır çizgisi zayıftır. Sınırı geçmekten korkan Lotte, bir daha görüşmemeleri gerektiğini bildirir genç adama. Werther’in bu acıya dayanması ise imkânsızdır. Lotte’ye bir mektup yazar; “Bak Lotte! bana ölümün sarhoşluğunu tarttıracak olan o soğuk ve korkunç kadehi elime alıyorum. Onu bana sen uzatıyorsun, ben de alırken hiç duraksamıyorum. Hayatımın bütün istekleri ve ümitleri yerine geldi. Ölümün çelikten kapısını vurmak öylesine titretici ve çetin ki” diyen Werther, “Silahlar dolu. Saat on ikiyi vuruyor. Alınyazısı bu, önüne geçilmez. Lotte! Elveda Lotte! Elveda” sözleriyle mektubuna ve yaşamına son verir. 



Goethe bu eseri yazdığında 25 yaşındaydı.Roman döneminin toplumsal yapısında o kadar etkili olmuştur ki. Romanın piyasaya çıkmasının ardından hem pek çok intihar vakası ile karşılaşılmış, o dönemde ruhsal olarak insanlardaki bu olumsuz değişimin yanı sıra Alman genç erkekleri  mavi ceket, sarı pantolonlara bürünmüştür.
Goethe nin “die leiden des jungen werthers” kitabından uyarlama bale gösterisi 18yy döneminin sahne sanatlarında vücud  bulmuş halidir. Gösteri bale ruhuyla tiyatro ruhunu aynı potada eriten farklı bir eserdi . Kadiköy Süreyya Operasında  geçtiğimiz Kasım ayında izlediğim bu eser  izlenmeye değer.

Çivisi Çıkmış Dünya / Amin Maalouf Le dérèglement du monde


“Zaman, müttefikimiz değil, bizim yargıcımız. Şu an zâten cezamızın erteleme sürecini yaşıyoruz.” Diye başlıyor kitabına Amin MAALOUF ve başlıyor tarihi olaylarla Dünya’nın çivisinin nasıl çıktığını anlatmaya….
Kitabın 1. Bölümü Aldatıcı Zaferlerde Berlin Duvarının yıkılmasıyla yeşeren umutlarımıza gönderme yapıyor. Ve daha sonra dünyanın coğrafyalarına göre mevcut durumu anlatıyor.
“Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla dünyada bir umut rüzgârı esmişti. Batı ile Sovyetler Birliği arasındaki gerginliğin sona ermesi,  yaklaşık kırk yıldır insanlığı tehdit eden bir nükleer felâket tehlikesini ortadan kaldırmıştı; inanıyorduk ki, bundan böyle demokrasi yavaş yavaş yaygınlaşacak, en sonunda da bütün dünyaya yayılacak;
Yerkürenin çeşitli ülkeleri arasındaki duvarlar kalkacak ve insanların, malların, imgelerin ve düşüncelerin dolaşımı engellerle karşılaşmaksızın gelişebilecek, böylece bir gelişme ve refah çağı başlayacaktı.”
Kitap tarafsız değil sağlam eleştiriler içeriyor. Bütün coğrafyalar bu eleştirilerden payını alıyor.
“Bugün Arap aleminde eleştirdiğim şey, ondaki mânevî bilincin eksikliği; Batı’da eleştirdiğim şeyse, mânevî bilincini bir egemenlik aracına dönüştürme eğilimidir. Bunlar çok ağır suçlamalar, üstelik bana iki kat daha fazla acı veriyor; ama bağıra bağıra geliyorum diyen gerilemenin kökenlerine karşı savaş açma iddiasındaki bir kitapta bunlara değinmeden edemem.”
Eleştiride bulunurken bir taraftan da insanlığı sorgulatan sorularda da bulunuyor.
“Peygamber’in şu sözü bilinir: “İnsanların en iyisi, insanlara en çok yararı dokunandır”; bugün bireylerin, liderlerin, halkların kendi içlerinde sorgulamaları gereken güçlü bir söz bu: Başkalarına ve kendimize ne getirmekteyiz? “İnsanlara nasıl yarar” sağlıyoruz? Dinde yeri olmayan aykırılıkların en büyüğü, intihara götüren umutsuzluktan başka kılavuzumuz var mı?”
Yazar tarafsız hiç değil endişeleri soruları eleştirileri ile konuşma havasında içini döküyor. Kaygılarını anlattığı satırlarda pek de haksız sayılmaz.
“Çin’deki, Hindistan’daki, Rusya’daki, Brezilya’daki orta sınıfların, bütün dünyada olduğu gibi, baş döndürücü bir biçimde büyümesi, dünyanın şu anki işleyişiyle pek de ayak uyduramayacağı bir gerçeklik. Yakında üç ya da dört milyar insan, kişi başına, Avrupalılar ya da Japonlar kadar-Amerikalılardan söz etmiyorum bile-tüketime başlarsa, doğal olarak hem ekolojik hem de ekonomik alanda büyük kargaşalar yaşanacaktır. Bunun uzak bir gelecek değil, çok yakın bir gelecek, hâttâ neredeyse şimdi olduğunu söylememe gerek var mı?”
Diğer taraftan ABD ve Irak arasındaki can alıcı noktalara değiniyor ve şu cümle ile açık dimağları düşünmeye sevk ediyor.
Çocuk kendisini evlât edinen bir anne ile üvey anne arasındaki farkı bilir. Halklar da kurtarıcılar ile işgalciler arasındaki farkı bilir.
Kitap çok sert ekleştiriler yapıyor.
“Batı’nın yüzyıllardan beri, dün olduğu gibi bugün de içinde bulunduğu dram, dünyayı uygarlaştırma arzusu ile ona egemen olma isteği-iki uzlaşmaz dilek-arasında sürekli bocalamasından kaynaklandı. Her yerde en soylu ilkeleri dile getirirken, o ilkeleri, ele geçirdiği topraklarda uygulamaktan titizlikle sakındı. Arap alemi bugün, elli yıl önce, yüzyıl önce, hâttâ bin yıl önce hoş gördüğü şeyleri hoş göremiyor.  Batı’daysa barbarlık hoşgörüsüzlükten ve karanlıkçılıktan kaynaklanmıyor; oradaki barbarlığın nedeni kibir ve duyarsızlık. Amerikan ordusu Antik Mezopotamya’da lale tarlasındaki suaygırı gibi yuvarlanıyor. Özgürlük, demokrasi, meşru müdafaa ve insan hakları adına, insanlar hırpalanıyor, dayak yiyor, öldürülüyor.  Terörizme karşı mücadele vermek isteniyordu ama terörizm hiç bu kadar azmamıştı”
Bugün insanlığın geldiği noktada,” Otuz yıl boyunca sürekli olarak savunulan inançlar şimdi artık sallantıda, her şey kökünden tartışılıyor; siyasal, toplumsal ya da ekonomik alanları derinlemesine etkileyecek ve kuşkusuz yalnızca bunlarla da kalmayacak bir durum bu. Gerçekten de büyük bir mali kriz, ona eşlik eden güven krizi, ona neden olan tutumlar, değerler ölçeğindeki dengesizlik, liderlerin, şirketlerin, kurumların ve onları denetledikleri varsayılanların mânevî inandırıcılıklarını yitirmesi, eleştirilmeden nasıl çözülebilir ki?” eleştiri yapmasının nedenini açıklıyor. Amin bu bölümü insanlığın  iktidar ve onun meşruiyeti sorunuyla nasıl karşı karşıya kaldığını özetliyor.

2. Bölüm Yoldan Çıkmış Meşruiyetler kısmında ise Gazi Mustafa Kemal Paşadan övgüyle bahsederken onun peşinden giden tarihsel kişiliklere de atıflarda bulunuyor.
3. Bölüm Hayali Gerçeklikler “Değerler” içi boşaltılmış bir sözcüktür ve değişkendir diye başlıyor.  Ve yine kendine öneri ile devam ediyor. “Ülkelerimizde, kentlerimizde, mahallelerimizde olduğu gibi bütün dünyada da iç barışı korumak istiyorsak, insanlar arasındaki çeşitliliğin, şiddete yol açan gerilimlerden çok, uyumlu bir birlikteliğe dönmesini arzuluyorsak, “ötekiler”i şöyle böyle, yüzeysel, üstünkörü biçimde değil, iyice, yakından, hâttâ özel yaşamlarına kadar tanımamız gerek. Bu da ancak onların kültürlerini öğrenerek olur. Öncelikle de edebiyatlarını. Bir halkın özel yaşamı, edebiyatıdır. İnsan edilgen kalarak propagandacıların kendisini yönetmesine izin verirse, siyasetçilerin
isteğine göre galeyana gelir ya da sakinleşirse, savaş maceralarına sürüklenmeye uysalca boyun eğerse, bütün haklara sâhip bir yurttaş, sorumlu bir seçmen olamaz.”  Bilginin ve bilgili olmanın önemine değinen bu bölümde, “Bilgisizlikle yetinmek, demokrasiyi yadsımaktır, onu bir hayalete
dönüştürmektir.” Yazar bu bölümde yine din ile ilgili atıflarda bulunurken diğer taraftan din ile bilgils konusunda öz eleştiri yapıyor ve kitabı okuyan okuyucun kayıtsız şartsız kitaba inanmasını değil sorgulamasını öğütlüyor. “Her zaman Müslümanlığın yakınlarında yaşadıysam da, İslam alemini çok iyi tanımıyorum, İslam bilimci hiç değilim. İslamiyet’in “asıl ne dediğini öğrenmek isteyenler, bana güvenmesin. Benden bütün dinlerin dirlik düzenliği öğütlediğini yazmamı beklemek de hata olur, ben şuna inanıyorum: Dinsel ya da dindışı bütün öğretiler dogmatizmin ve hoşgörüsüzlüğün tohumlarını taşırlar içlerinde; bâzı kişilerde bu tohumlar açığa çıkar, bazılarındaysa gizli kalır.”
Din olgusuna değinirken siyasetten de eksik kalmıyor ve Güncel siyasetin durumunu da şu satırlarında özetliyor,
“Kimlikler, ideolojilerin pabucunu dana attığından beri toplumlar, siyasal olaylara genelde
dinsel aidiyetleri uyarınca tepki verir oldular; Rusya yeniden açıkça Ortodoks oldu; Avrupa birliği
kendini üstü kapalı biçimde bir Hıristiyan uluslar topluluğu olarak görüyor; aynı savaş naraları
Müslüman ülkelerin tümünde de çınlıyor.”
Kitap sonlara doğru dünyanın neden çivisinin çıktığını daha da açıyor. 
Bugün tanık olduğumuz şey, farklı uygarlıkların alacakaranlığıdır, yoksa onların yükselişi ya da zaferi değil. Miatlarını doldurdular ve hepsini aşmanın vakti geldi artık; şimdi onların getirilerini zamana uyarlamalı, her birinin yararlarını bütün dünyaya yaymalı, olası zararlarını da ortadan kaldırmalı; yavaş yavaş temel değerlerin evrenselliği ve kültürel ifadelerin çeşitliliği gibi iki dokunulmaz ve birbirinden ayrılmaz ilkeyi temel alacak, ortak bir uygarlık kurabilmek için böylesi gerekiyor.
Son olarak önerisini getiriyor. Bu yüzyılda, geleceğe yönelik iki bakış açısından birini seçmemiz gerekecek.
Bunlardan ilki birbirleriyle savaşan, birbirlerinden nefret eden, ama küreselleşmenin etkisiyle, birbirlerini her gün aynı kültürel bulamaçla biraz daha besleyen küresel kabilelere bölünmüş bir insanlık düşüncesidir.
İkincisiyse, ortak yazgısının bilincinde olan ve bu yüzden aynı temel değerler çevresinde toplanmış, ama en çeşitli, en zengin kültürel ifadeleri her zamankinden de fazla geliştirmeyi sürdüren, bütün dillerini, sanatsal geleneklerini, tekniklerini, duyarlılığını, belleğini, bilgisini koruyan bir insanlık düşüncesidir.
Dolayısıyla, bir yanda, birbiriyle çatışma halindeki, ama kültürel açıdan birbirine öykünen ve birbirine benzeyen birçok “uygarlık”; öte yanda, sayısız çeşitliliğe açılan, tek bir insan uygarlığı.
Kitap son olarak küresel ısınmaya da değiniyor. Bir sosyal bilimci gözü ile yazılmış bir kaynak gibi okudum. Zaman zaman katıldım zaman zaman sorguladım. Kitap beni tatmin etti.  Son bölğmden kısa bir alıntı ile kapatmak istiyorum.
İnsanlara birlikte yaşamayı öğretmek asla bütünüyle kazanılmayan upuzun bir savaştır. Gün gelecek, Londra metrosunda, dünyanın en uygar polisinin, tek suçu esmer olmak olan genç bir Brezilyalı gezgini yere yatırıp kafasına yedi kurşun sıktığı günler gibi anacağız bu lanetli günleri de.
Medeniyetler çatışması, Erasmus ile İbn Sina’nın, içki ile başörtüsünün ya da kutsal metinlerin karşılıklı değerleri üstüne bir tartışma değildir; yabancı düşmanlığına, ayrımcılığa, etnik hakaretlere ve karşılıklı kıyımlara, yâni insan uygarlığının mânevî onurunu oluşturan her şeyin aşınmasına yol açan küresel bir sapkınlıktır.
Böylesi bir ortamın egemen olduğu dünyada, barbarlığa karşı savaş verdiklerini düşünenler
bile bir de bakarlar ki kendileri barbar olmuşlar. Terörist şiddet, antiterörist şiddeti doğurur, bu da hıncı besler, adam toplamaya bakan fanatiklerin işini kolaylaştırır ve gelecekteki saldırıları hazırlar.
Bu, ezelden beri süregelen yumurta-tavuk hikayesidir ve doğru yanıtı aramanın artık hiçbir anlamı yoktur; herkes kendi korkularına, önyargılarına, kökenlerine, belleğindeki yaralara göre yanıt verir bu soruya. Aslında bu kısırdöngüyü kırmak gerekir; ne var ki, çark işlemeye başladığında, işin içinden çıkmak güçleşir.
Öfkelerime ve kaygılarıma karşın, insanlık serüvenine hâlâ hayranım; canı gönülden seviyorum, kutlu sayıyorum ve meleklerin ya da hayvanların yaşamına hayatta değişmem onu.
Bizler Prometheus’un çocuklarıyız, yaratıyı devam ettiren emanetçileriz, evreni yeniden
biçimlendirme işine giriştik ve yukarıda yüce bir Yaradan varsa, onun öfkesini olduğu kadar, övüncünü de hak ediyoruz.

KAYNAKÇA
Çivisi Çıkmış Dünya / Amin Maalouf-Özgün adı: Le dérèglement du monde
Çeviren: Orçun Türkay/ Yapı Kredi Yayınları – 2914/Edebiyat – 874


11 Mayıs 2017 Perşembe

KASIMDA LYON BİR BAŞKA SOĞUK


Yağmurlu ve buz gibi bir Kasım sabahı  İstanbul Sabiha Gökçenden bindiğimiz uçakla geldiğimiz buz gibi Lyon’da yapabileceklerimizin en fazlasını yapmaya çalıştık.
 
Lyon Havaalanını ilk gördüğümüzde “aaa Küçük prensin yazarı değil mi” dedik. Küçük Prens’in yazarı St Exupery’den alan Lyon Havaalanı’ndan şehre ulaşmak için birkaç seçeneğimiz vardı. Bunlardan en mantıklısı yaklaşık yarım saat süren Rhonexpressti ve bizde bunu seçtik.. Ücreti yaklaşık 15 euro, eğer 25 yaş altıysanız indirim uyguluyorlar ve dönüşte de Rhonexpress’ı kullanacaksanız gidiş dönüş bilet almak daha uygun fiyata geliyor. Üstelik Rhoneexpress’e havaalanının içinden ulaşım da var. Şehir merkezine inip, otelimize yerleştikten sonra şehri keşfetmek için yürümeye başladık.  Merkezi bir noktada oteli seçmenin avantajı yürüyerek her yere gidiyor olmamızdı. Resturantlarının bol olduğu ve müthiş lezzetli balkabağı çorbası yapan resturantımızda her akşam yerimizi aldık çorbabmızı istirdyemizi yedik.Sanırım Lyon’un en keyifli ve en sevdiğim tarafı balkabağı çorbası ve tatlı resturatlarıydı.Biz rşehre geri gelirsek,



Şehrin en büyük özellikleri: kültürel mirası, canlılığı, çağdaş sanat etkinliklerine ev sahipliği yapıyor olması.

Şehir: Rhone ve Saone nehirlerinin kıyılarında ve tepelerinde ve ortadaki yarımadada kurulmuştur “İtalya ile İsviçre’ye giden yollar” buradan geçiyor bu yüzden Cenova üzerinden eğer dönüş uçağınız varsa bu şehre uğramak sizin için çok mantıklı olacaktır.

Lyon sokaklarındayız. Plansız yürüyüş bizi Saone kıyısına ulaştırıyor. Güneş parlıyor, nehir, karşı kıyı, köprüler, her şey pırıl pırıl, neşeli, coşkulu..

Fotoğraf çeke çeke geçtiğimiz karşı kıyıya geçiyoruz Vieux Lyon tarafı burası, tarihi sokaklarda birkaç Sokaklar güzel ama fazla sakin Eski şehirde Ktedrala dışardan kakıp geçiyoruz sonra Her eski şehirde olduğu gibi şehri tepeden görmek için Şehrin kalesine Finükülerle çıkıyoruz. Kale bizi keyifli manzara ile karşılıyor. Kaleden aşağıya tatlı sokaklardan geçerek muthiş Lyon Manzarasını seyre dalıyoruz. Eski Şehre tekrar indiğimizde, haritaya hiç bakmadan enteresan gelen her sokağa girip çıkıyor bu kez bambaşka bir köprüden geçerek cıvıltılı Belcour meydanına varıyoruz.
 
Opera’nın önünden, heybetli meydan Place les Terreaux’un içinden geçip Croix Rousse’a doğru tırmanmaya başlıyoruz. Yokuşlu sokakların sonu merdivenler, onların sonu dar geçitler, yine merdivenler…
 
Şehirle bu inişli çıkışlı tanışma gününden sonra uyanılan her sabah, geçirilen her gün, yenilen her yemek, birlikte üretilen her anı güzel.. Bildiğim tek şey bu şehirde doğru saatte doğru bölgede isen hayat güzel,


Lyon, Görülecek şehirsin ve ben iyi ki gelmişim ziyaretine..

Meraklısına Notlar
Paris Gare de Lyon’dan Lyon Perrache garına 2. sınıf hızlı tren bileti kişibaşı 71 € ; yolculuk süresi yaklaşık 2 saat 15 dakika.
  Şehiriçiç ulaşım için otobüs, metro bileti tekli olarak 1.70 €,  10′lu ‘carnet’ 14.70 € . Ayrıca 2 saat limitsiz 2.70 €; 1 gün limitsiz 5 € ve akşam 19:00′dan sonra limitsiz 2.70 € gibi çok farklı alternatifler var. Pleine Lune denen gece otobüslerinin ana durağı Hotel de Ville.  Biletleri damgalamayı unutmamak ve ulaşım ile ilgli daha ayrıntılı bilgi için www.tcl.fr yi ziyaret etmek lazım.
Şehrin ana havaalanı olan St Exupery Havaalanı’na ulaşım için en hızlı ve temiz çözüm Rhonexpress treni. Sabah 05:00- gece 00:00 arası günboyu  her 15 dakikada, akşam 21′den sonra her 30 dakikada bir  kalkan trenle havaalanına yolculuk en uzak noktadan 30 dakika sürüyor. Biletin 15 € olduğu Rhonexpress in istasyonlardaki broşürlerden ya da internet sitesinden durakların yerine bakılabilir. www.rhonexpress.fr
İki nehir arasında kalan şehir merkezinin Hotel de Ville’den Gare Peracche’a kadar her sokağı dükkanlarla dolu..
Pazarları AVM’de dahil çoğu yer kapalı, alışveriş planları buna göre yapılmalı.
Nehir kıyısında Marche Saint-Antoine Celestins semt pazarı

  

17 Nisan 2017 Pazartesi

Kırmızı Saçlı Kadın


Uzun zamandır Türk edebiyatına dair roman okumuyordum. Orhan Pamuk’un Kırmızı saçlı Kitabından sonra bu alanı ihmal ettiğimin farkına vardım. Kitabı okudukça klasik bir Türk romanı okuduğumu hissinden uzaklaşmadım.

Kitap, 30 yıl öncesinin İstanbul’una götürüyor. Liseye başladığı yıl babası polisler tarafından götürülen ve bir daha ondan haber alamayan bir çocuğun Cem’in gözünden anlatılan romanda Beşiktaş'taki evlerinden Gebze'ye taşınan bir anne ile oğulun öyküsü var.
Akıcı üslubuyla bir solukta okunuyor. Konu itibariyle suya sabuna pek dokunmuyor. Anlattığı dönemin siyasi gelişmelerini bağlam dışında tutarak yüzeysel geçiştiriyor. Bana kalırsa bu kitap, kısa, akıcı, okuması kolay, tahmin edilebilir özellikleriyle yolculuklarda okumak için ideal. Orhan Pamuk’tan sonra şimdi kendimi Ahmet Hamdi Tanpınar’da buldum. Orhan Pamuk’un Yeşilçam klasiği tadındaki bu romanından sonra, Türk edebiyatının bu keyfini özlediğimi fark ettim.

16 Aralık 2016 Cuma

Noel'de Prag Geceleri

Noel’de Avrupa’da olmanın en keyifli tarafı şüphesiz Kurulan Noel pazarlarıdır. Avrupa’nın hemen hemen bütün kentlerinde kurulan Noel pazarları, bu dönemde büyüleyici manzaraya sahiptir . Bu pazarların beklide en görkemlisi Prag’ın efsane Old Town meydanına kurulan Noel pazarı olduğunu düşünüyorum. Ortaçağ atmosferini sonuna kadar yaşatan Old Town Meydanı, her yıl Kasım ayının son haftasından 1 Ocak gününe kadar Prag’ın en büyük Noel pazarına ev sahipliği yapar. 2016 yılında bizde buradaydık.

Pallaidum Alışveriş merkezinin önünde kurulan küçük klübelerden başlıyor şölen OLDTOWN’a gidene kadar yollarda müzik ve sokakları sarmış olan tarçın ve sıcak şarap kokusu burnunuza geliyor.


OLDTOWN’ın içine adım attığınız andan itibaren Noel atmosferine gireceğiniz bu pazarda sadece yemekler değil birbirinden renkli Noel hediyeleri de satılıyor. Burada, özenle yapılmış Bohemya kristallerini, küçük ahşam oyması heykelcikleri ve rengarenk süs eşyalarını oldukça ucuz fiyatlara bulak mümkün.
Hemen her köşesinde sokak sanatçılarının Noel şarkılarıyla yeteneklerini sergilediği bu alanı yaklaşık 1 saatte bol bol fotoğraf çekerek gezebilirsiniz.

Tyn Katedrali’nin hemen önüne yerleştirilen dev çam ağacının süslenerek ışıklandırılması, Noel pazarının başlaması anlamına geliyor. Bir aydan fazla süren Noel pazarının amacı, Noel tatilinin, Noel şarkılarının, geleneksel yemeklerin ve sıcak şarabın doyasıya tadına varmak.
Alanda bulunan her şey bu amaca yönelik hazırlanıyor. Önceden yapılmış ahşap kulübelerin her birinde ayrı bir yiyeceğin satıldığını ve sıcak şarap ikramının yapıldığını görmeniz mümkün. Zaten, eğer geldiğiniz dönemde Noel pazarı kurulmuşsa, henüz ünlü meydana yaklaşmadan sokakları sarmış olan tarçın ve sıcak şarap kokusu burnunuza gelecektir. Alacağınız bu ünlü kokunun bir nedeni sıcak şarapken diğer nedeni de Çeklerin geleneksel tatlısı trdelnikdir. İnce bir şişe sarılarak odun ateşinde pişirilen bu tatlıyı pazarda hemen her köşede bulabilirsiniz.

Pazarın Parizska Caddesi tarafına kurulan sahnede akşam saatlerinde müzik dinletileri gerçekleştiriliyor.

Diğer taraftan saat başı çalan Astonomik saatin şöleni ise seyretmeye değer. Oldtown yolunda böyle tatlı dükkanlar içinizi açacağından eminim.

Prag’da, ortaçağ panayırını andıran bu renkli Noel pazarı Noeli noel gibi hissetmeniz için muhteşem bir sebeb…

2 Kasım 2016 Çarşamba

Dolu Düşün Boş Konuş



Kadıköy’de Haluk Bilginer tarafından bizzat kurulan Oyun Atölyesinde bu şimdiye kadar pek çok oyun izledik . Geçtiğimiz Pazartesi günü de bu sahnede Dolu Düşün Boş Konuş gündemimizdeydi.
Oyunun yazarı Steven Berkoff, Türkçe çevirisi ise Haluk Bilginer’e ait.  Oyunda 5 ana karakter var. Donna rolündeki Hasibe Eren canlandırıyor. Fatih Al oyunu götürüyor biz Fatih Al’ın bu  kadar yetenekli olduğunu bilmiyorduk. Kaynana rolündeki Murat Okay enerjisi ve gülüşüyle muhteşemdi.
Dolu Düşün Boş Konuş komik bir trajedi aslında, günlük hayatta birçok insanın maskesini takıp dolaştığını, içinden geleni değilde rollerinin hakkını verdiğini anlatıyor. Esprili bir dille anlattıkları için salonda çoğu zaman kahkahalar hiç  eksik olmadı. Özellikle ikinci yarıdaki Restoran sahnesi çok keyifli bir müzikal sahneydi. Oyuncuların dansları ve sesleri duruma oldukça uyumluydu.
Fırsatını bulursanız, bir ay içinde çok fazla seansı olmayan bu enfes oyunu kaçırmayın deriz. Aralık ayında sadece 3 kez oynayacaklar ve buradan sitelerine ulaşabilirsiniz.

20 Eylül 2016 Salı

Klasik Müziğin Faydaları


Yıllardan beri müzik hayatımızın vazgeçilmez bir parçası olmuştur. Peki, neden müzik dinleme gereği duyarız?

İnsan yavrusunun müziğe eğilimi doğuştan gelmektedir. Çocukların şarkı ve mırıldanmalarını dinleyerek, oyunlarını izleyerek müziğe karşı doğuştan duyarlı olduklarını görebilirsiniz. Mesela, bebekler aile bireylerinin seslerini fark ederken bu seslerin tonlarından, sesin ait olduğu bireyin keyifli ve kızgın olup olmadığını da algılıyor. Biraz büyüdükçe sözcüklerden anlamlar çıkarmaya başlayınca bu duyarlılığımızda törpülenmeye başlıyor.

Klasik müzik elit dünyanın müziği olarak bilinse de bu çok sesli müziği dinlemenin insan psikoloji ve eğitimi üzerinde birçok olumlu etkisi bulunuyor. Klasik müzik Batı Avrupa'daki dönüşümlerde kendi içinde evrimleşmiştir. Rönesans ile başlayan bu müzikte barok klasik ve romantik dönemler başlıca dönemleridir. Klasik müziğin önemli özelliği, çok sesli olmasıdır.
Ders çalışırken, işyerimizde ya da araba kullanırken Mozart, Vivaldi, Beethoven, Pachabel, Handel ve Bach gibi bestecilerin müziklerini dinlemenin yararları saymakla bitmiyor. Stresten uzaklaşmak, disiplinli olmak, konsantrasyon artırmak, estetik duygusunu, öğrenme kapasitemizi geliştirmek için klasik müziğin yararlı olduğunu belirten uzmanlar, araştırmaların da klasik müziğin yararlarını gözler önüne serdiğini söylüyor.
Müzik mutfağınızdan  keyifli sesler eksik olmasın. 
The Nutcracker - Ballet, Op.71, Act II: No. 13 - Waltz of the Flowers - Pyotr Ilyich Tchaikovsky 

8 Eylül 2016 Perşembe

KÖLN


Bu yazıyı yazmak için üzerinden epey bir zaman geçti ama söz uçar yazı kalır diyerek hatırımda kalanları yazıya döküyorum.

Geçtiğimiz sene Temmuz ayında Paris ile başlayan gezimizi Almanya’da noktalamıştık. Arkadaşım Sibel ile başlayan bu yolculuk içinde birçok macerayı barındıyordu. Bunlardan biri Hollanda Amsterdam Damm Meydanında konakladığımız otelimizin Dam Hotel’in damının akmasıydı. İlk geldiğimiz gece Temmuz ayının ortasında olmamıza rağmen deli gibi yağmur yağıyordu. Sırılsıklam olmuş halimizle otele vardığımızda inanılmaz mutluyduk ancak bu mutluluk kısa sürdü. Bu arada otel merkeziydi fakat odalar küçücüktü bütün Avrupa seyahatimiz için verdiğimiz otel parasının iki katını,  3 gece bu otelde kalmak için ödemiştik.  Gece yarısı tekrar başlayan yağmur sonrası üst ranzada uyuyan ben aniden uyandım kulağımın içine su kaçmıştı. Ara kat olmasına rağmen odanın tavanı akıyordu odadan çıkıp yardım istediğimizde kimseyi bulamadık daha sonra yardıma gelen resepsiyon görevlisi otelin full olduğunu odanın olamadığını bile havlu ve fön makinası vereceğini söyledi o çaresizlikte kabul ettik ertesi günde başka bir odaya geçmiştik.  Neyse Amsterdam sonrası rotayı Almanya’ya çevirdik artık seyahatimizindi sonlarına yaklaşmıştık. Almanya’nın Köln şehrinden dönüş yapmayı uygun bulduk Amsterdam terminalinden İDBUS ile Köln şehrine geçtik. Yolculuk keyifli ve kısaydı otobandan bir süre gittikten sonra yemyeşil Almanya’nın iç şehirlerine geçtik. Kısa molaların verildiği birçok Almanya şehrini bir sürede olsa görmüş olduk.
Köln’e vardığımızda Alman haklının adres konusunda bizden çok farklı olduklarını daha ilk dakikadan anladık. Bize koordinat vererek anlatıyorlardı 100 metre uzaklıktaki otelimiz için yaklaşık 20 dakika Köln sokaklarında tur attık. Köln Yavru Türkiye gibiydi daha meydana ilk çıktığımızda köşedeki dönerci tüm samimiyetiyle bizi kucakladı. Daha sonra Köln’de yaptığımız tek kültür faaliyeti Katedrali gezmek oldu. Zaten sonraki günlerde de otelimize gitmek için sürekli geçtiğimiz katedrale girdik detaylarına hayran olduk. Biraz katedral’in tarihinden bahsedecek olursam. Köln Katredrali şehrin her yerinde görülüyor.  Götik tarzda olan bu katedralin boyu 160 metreyi buluyor. Kuzey Avrupa’nın en büyük ibadethanesinin yapımına 14 Yüzyılda başlanmış 19 Yüzyılda tamamlanmış.  Köln’de alışveriş ağırlıklı bir gezi yaptık. Seyahatimizin sonuna yaklaşmıştık ve kalan son paralarımızı Primark’a çikolataya ucuz olan deodorantlara ve yeğenleri bahane ederek aldığımız LEGO’lara yatırdık.  Tek bir sırt çantasıyla çıktığımız bu yolda 42 Litrelik Backpack yetmeyince NortFace’den 32 Litrelik bir sırt çantası daha aldık ve aldıklarımızı içine doldurarak Ülkeye geri döndük. Almanya alışveriş yapmak için gezdiğimiz 3 ülke içinde en uygun olanıydı.

2 Ağustos 2016 Salı

Klasik Müziğin Kısa Tarihi (Klasik Dönem)

J. S. Bach’ın ölümü olan 1750 yılında başlayıp, 1800’lü yıllarda sona eren müzik akımına Klasik Dönem adı verilmektedir. Kimi müzikologlara göre dönemin sona ermesi 1789 Fransız İhtilali iken, bazı müzikologlara göre de, Mozart’ ın ölümü olan 1791 yılıdır.

Klasik Dönemin müziği, kendinden önceki Barok Dönemin aksine sade, yalındır. Barok Dönemde kullanılan sürekli bas yerini homofoniye, çembalo(Fransız ekolünde klavsen, Alman ekolünde ise çembalodır öz olarak ikisi de aynı klavyeli bir çalgıdır. Daha çok kiliselerde bulunur. Aşağıda fotoğrafını görebilirsiniz) ise yerini piyanoya bırakmıştır. Yine aynı şekilde barok Dönemde ortaya çıkan süslemelerin kullanımı da bu dönemde farklılıklar göstermektedir. Rokoko akımı ile müziğe yeni bir yön verilerek, sadelik ön plana çıkartılmıştır.

Klasik Dönemin oluşumuna 18. yy ortalarında kurulan Mannheim okulunun etkisi damgasını vurmuştur. Kilise ve saray etkisinde olan Barok müziğinin aksine müzik yavaş yavaş halka inmeye başlamış, saraylardaki konser salonları yerini, halkında müziğe ulaşabilmesini sağlayan büyük konser salonlarına bırakmıştır. Dönemde özellikle senfoni çok büyük gelişim göstermiş ve döneme Haydn ile damgasını vurmuştur. 
Müzik tarihinde
Viyana Klasikleri olarak bilinen; Haydn, Mozart ve Beethoven, dönemin en önemli bestecileridir. Bu üç besteci piyano sonatları, konçertolar, senfonik eserler ile kendilerinden sonraki dönemlere ışık tutmuşlardır.
Klasik Dönemin ilk evresi olarak, C. P. Emmanuel Bach ve Johann Stamitz önderliğinde kurulan Mannheim okulu barok müziğinin görkem ve şatafatından kurtulma sade ve yalın müzik yapılmasının öncüsüdür.

Yüksek Klasikler olarak ta bilinen ikinci evrede Klasik Dönemin doruğa ulaştığı dilimdir. Haydn ve Mozart bu anlamda bu evrenin en önemli bestecileridir.
Geç Klasikler olarak bilinen son evrede ise Beethoven ve Schubert romantik dönemin kapılarını aralamışlardır diyebiliriz. Hem Beethoven hem de Schubert’ in hem Klasik hem de Romantik Dönem eserleri mevcuttur.

Küçük burjuvazinin Fransız ihtilali ile söz sahibi olması, müziğin Romantik Üsluba doğru yönlenmesini sağlamış, Beethoven ile birlikte Klasik Dönemin kapılarını kapatılarak, Romantik Döneme geçilmiştir.

Haydn, Mozart, Beethoven, Schubert, Stamitz, Gluck, Klasik Dönemin önemli bestecilerindendir

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Şeker tadında Film, "Büyük Budapeşte Oteli

İstanbul Flim Festivalinde Gala göstesi yapılan Yönetmen Wes Anderson filmi Büyük Budapeşte oteli, fesival öncesi açıklanan takvime göre 18 Nisan tarihinde de Ticari gösterime açıldı.
Film hayali bir Orta Avrupa ülkesinde filme adını veren otelde, otelde concierge olarak çalışan Gustave'nin maceralarını konu alıyor. Film alışkın olduğumuz dünyadan farklı bir plastik dünya. Filmin yönetmeni bu plastik dünyayı yaratırken, Almanya Görtliz'deki bir mağazayı set olarak kullanıyor.
Film bir Avrupa hikayesi olan bu film Stefan Zweing'e bir saygı duruşu niteliğinde, çünkü yönetmen-senarist  Wes Anderson okuduğu Stefan Zweing sonrası daha önceden senaryoyu izlediğim bu haline , dönüştürerek tekrar düzenlemiş.Stefan Zweing'in kitabı olan "Beware of Pity" de hikaye  Viyana dışında ki bir restorantta geçiyor fakat senaristin hayal dünyasında tekrar canlanan senaryo Büyük Budapeşte oteli olarak bizlerin beğenisine sunuluyor.Eski usul tekniklerle ve minyatürlerin yoğun olarak çalışıldığı film dijital ortamda harika bir çıktı olmuş.
Fotograflar internetten alıntıdır.

10 Temmuz 2016 Pazar

Modern Zamanda "İlişkiler"





Modern zamanlarda İlişkiler 


Tüketim çılğınlığından ruhlarımızda nasibini aldı mı?
Modern zamanlar, kalbimizi hayatımızdan çıkarttı mı?
Kendine hayran bırakmanın denklemini oluşturmadan,
üstünlük hissine kapılmadan,
egolar savaşınını ortasında kalmadan,
Samimi İlişkiler,
Sevgi dolu günler diliyorum herkese!!

Nil Dünyasından Bu mudur?

10 Nisan 2016 Pazar

Hafta Sonu Atina'da



Shengen sorununuz yoksa ve hafta sonu yurt dışında farklı deneyim yaşamak istiyorsanız sizi komşumuza bekleriz. İşte biz de tam bunu düşünerek hafta sonu soluğu Atina’da aldık. Lezzetli mezelerden sıcacık iklimine birçok artısıyla keyifli zaman geçirdik.

Cumartesi günü 10:45 Pegasus İstanbul SAW Atina ‘ya varışımız yaklaşık 1 saat 10 dakika sürede vardık. İndiğimizde kolay metrosuyla 45 dakikalık bir sürede şehir merkezine otelimizin de bulunduğu Omónia vardık ve otelimize yerleştik.

Arts Hotelden çıktık ve şehrin merkezi olan Sytagma olarak geçen  Akropolis bölgesine doğru yürümeye başladık. Yunanistan’da yaşayan Müge ile buluşmak için 15:20 için randevulaştık. 10:45 de İstanbul’dayken aynı gün içinde 4 saat sonra suyun öteki tarafındaydık. 


Neyse biz keyfimizi kaçırmıyoruz dönelim Atina’nın güzelliklerine…
Yunanistan’da yaşayan Müge bizi harika mezeleri olan sahibinin Yunan ve Mısır kökenli bir yere getirdi. Kalamar ızgarasında çoğunun adını bilmediğim enfes mezelerini yemek için iştaha büründük.
Bu lezzetli sofrada keyifli sohbetler yaptık.


Daha sonra İzmir’li olarak Lokma delisi olan Elçin’in keşfiyle Lokmaların içine damlasakızı , çikolata ve badem ezmesi sıkıldığı ve üstüne lezzetli sosun döküldüğü Lokumix bulduk Lokmalarımızı aldık ve Kahvelerimizi içmek için açık havadaki Kafeye geçtik.

Gün bizim için bitmedi yine Elçin’in keşfi olan Brettos’a gittik. Akropolis bölgesinde birkaç mekanda keyifli zaman geçirdikten sonra Birinci günü yorgunluktan ölürcesine bitirdik.
Ertesi gün erken uyandık otelden çıkışımızı yaptık çantalarımızı yüklendik.

Atina'da o gün koşu vardı gideceğimiz Syntagma (Sintagma) Meydanı kalabalıktı. Syntagma (Sintagma) Meydanı Atina'nın en ünlü meydanı. Burada parlamentonun önünde nöbet tutan geleneksel kıyafetli muhafız askerlerine "Evzon (Efsun)" deniyormuş. Bizde bu Efsun askerlerinin nöbet değişim töreni izlemek için ön sıralarda yerimizi aldık.

İlginç ve komik bulduğumuz bir tören oldu. 
Evzon (Efsun) askerler ikiyüz küsur pileden oluşan eteklere sahiplermiş. 

Bu töreni izledikten sonra yandexi açtık ve Akropolis'e doğru rotamızı belirledik. Syntagma meydanındaki parlemento binasına sırtımızı dönerek yürümeye başladık yolumuzun üzerinde  güzel bir kafe de kahve içmek için mola verdik. Plakanın arka sokalarından geçip  150 metre yükseğe tırmanarak Akropolis'e ulaştık biletlerimizi aldık ve ormanlık alanda yürümeye devam ettik uzun zorlu bir parkur sonrasında devasa sütunlarıyla karşımızdaydı.

Atina şehrinin en ünlü noktası tabi ki Atina akropolis'idir. Akropolis'in kelime anlamı "şehrin en yüksek noktası" demektir.
 Atina 'ya ait bir çok mitolojik hikaye var benim ilgilimi çekeni ise, şehrinin koruyucu tanrısı olmak için Athena ve Poseidon arasında bir yarış düzenlenir. Hangisinin vereceği hediye daha yararlı olacaksa şehrin tanrısı o olacaktır.

İlk olarak Poseidon elindeki 3 başlı mızrağı yere vurur ve bir çeşme ortaya çıkar. önce herkes sevinir ancak Denizlerin Tanrısı Poseidon’un çeşmesi tuzlanır ve pek bir işe yaramaz. Sıra Athena’ya gelmiştir. Athena da elindeki mızrağı yere vurur ve ortaya bir zeytin ağacı çıkar. Dünyadaki barışı ve refahı temsil eden bu zeytin ağacı halk tarafından benimseniz ve Athena şehrin tanrısı ilan edilir.
Zeytin ağacı simgesini Atina'ya ait bir çok sembolde de gördük.


AEGEAN Air’in 19:45 uçağıyla İstanbul’a döndük ben 21:00 de evdeydim.
Haftasonu keyifli bir kaçış için Atina tercih edebilirsiniz.

22 Mart 2016 Salı

Eckhart Tolle’nin The Power of Now (Şimdinin Gücü)


Bazı kitaplar başucu kitabıdır. Eckhart Tolle’nin The Power of Now(Şimdinin Gücü) kitabı da benim için başucu kitaplarından biridir.
Kitaba göre zihin daima kategorize etmek ve kıyaslamak ister dışsaldır ve bizi yanıltır. Gerçeği başka bir yerde aramanız gerekmez. Sadece size zaten sahip olduğunuz şeye nasıl daha derin bir biçimde girin ve şimdi de kalın böylece andan keyif alın diyor. Yine kitap zihin yanıltır, Düşünmeyi durduramamak korkunç bir derttir, ama biz bunu fark etmeyiz, zihinsel gürültü sizin o içsel sessizlik ve sükûnet zemini bulmanızı engeller. O ayrıca bir korku ve ıstırap gölgesi oluşturan sahte, zihin-ürünü bir benlik yaratır. Düşünmek bir hastalık haline gelmiştir. Hastalık bir şeylerin dengesi bozulunca ortaya çıkar. Not: Zihin, eğer doğru biçimde kullanılırsa, muhteşem bir alettir. Ama yanlış biçimde kullanılırsa, çok yıkıcı bir hale gelir.
Özgürlüğün başlangıcı sizin o hükmeden varlık -yani, düşünen- olmadığınızı idrak etmektir. Bunu bilmek sizin o varlığı gözlemlemenizi mümkün kılar. Siz düşüneni izlemeye başladığınız anda, daha yüksek bir bilinç düzeyi harekete geçer. O zaman siz düşüncenin ötesinde engin bir zeka aleminin bulunduğunu, o düşüncenin o zekanın sadece minicik bir veçhesi olduğunu fark etmeye başlarsınız. Ayrıca, gerçekten önemli olan her şeyin -güzellik, sevgi, yaratıcılık, sevinç ve iç huzurunun- zihnin ötesinden kaynaklandığını da fark edersiniz. Böylece uyanmaya başlarsınız.
Zihin işler ters gittiğinde  yani olumsuz sonuçları şimdi ve içinizde ki  durumla ilgili olsa bile, zihin bu durumu geçmiş deneyimlere göre yorumlayacaktır. Çünkü bu ses sizin -hem tüm geçmişinizin hem de miras aldığınız ortak kültürel düşünce biçiminin bir sonucu olan- koşullanmış zihninize  aittir. Böylece, siz mevcut durumu geçmişin gözleriyle görür, yargılar ve onunla ilgili tümüyle çarpıtılmış bir görüş elde edersiniz. Bu sesin bir insanın en kötü düşmanı olması yaygın görülen bir durumdur. Birçok insan kafasında -sürekli kendisine saldırıp onu cezalandıran ve yaşam enerjisini tüketen- bir işkenceciyle yaşar. Bu hem tarifsiz bir ıstırap ve mutsuzluğun, hem de hastalıkların nedenidir.
 “Düşüneni izlemek” yerine, siz ayrıca dikkatinizi Şimdi‟ye yönelterek de düşünce akışında bir kesinti, bir boşluk yaratabilirsiniz. Sadece içinde bulunduğunuz anın yoğun bir biçimde bilincinde olun. Bu derin bir doyum veren bir şeydir. Bu yolla, bilincinizi zihinsel faaliyetten uzaklaştırıp, son derece uyanık ve farkında olduğunuz, ama düşünmediğiniz, bir düşünce-sizlik boşluğu yaratırsınız. Bu meditasyonun özüdür. Günlük yaşamınızda bunu, normalde bir vasıta olan rutin bir faaliyete tüm dikkatinizi vererek, böylece onu kendi başına bir amaç haline getirerek uygulayabilirsiniz.
Ego terimi farklı insanlara farklı şeyler ifade eder, ama ben burada onu zihinle bilinçsizce özdeşleşme sonucunda yaratılan sahte bir benlik anlamında kullanıyorum.Ego için şimdiki an mevcut değildir. O sadece geçmişi ve geleceği önemli görür. Gerçeğin bu tam tersine çevrilişi egosal zihnin bu kadar bozuk-işlevli oluşunun nedenini oluşturur. O daima geçmişi canlı tutmakla ilgilenir, çünkü geçmişiniz olmadan siz kimsinizdir? O varlığının sürmesini sağlamak ve orada bir tür rahatlık, kurtuluş ya da doyum aramak için kendisini sürekli geleceğe projekte eder. O der ki: “Bir gün bu ya da şu gerçekleştiğinde ben iyi, mutlu, huzurlu olacağım.” Ego şimdi ile, yaşanan an ile ilgileniyormuş göründüğünde bile, onun gördüğü şey şimdi değildir:  O yaşanan an„ı geçmişin gözleriyle gördüğünden, onu tümüyle yanlış algılar. Ya da, yaşanan an‟ı -hedefe götüren- bir vasıtaya indirger ki bu daima zihnin-projekte-ettiği gelecekte yatan bir hedeftir. Zihninizi gözlemleyin, bunun böyle işlediğini göreceksiniz. Şimdiki an özgürlüğün anahtarını barındırır. Ama, siz zihniniz olduğunuz sürece şimdiki an‟ı bulamazsınız.
Bir duygu genelde büyütülmüş ve güçlendirilmiş bir düşünce kalıbını temsil eder . Duygu sizi teslim almak, size hakim olmak ister ve -eğer siz orada yeterince mevcut değilseniz bunu çoğu kez başarır. Eğer siz orada mevcut olmadığınız için -ki bu normal bir şeydir- duyguyla bilinçsizce  özdeşleşirseniz, duygu geçici olarak “siz” haline gelir. Çoğunlukla, sizin düşünüşünüz ile duygu arasında bir kısır döngü oluşur: onlar birbirini besler.
Ayırt edilmemiş doğasından ötürü, bu duyguyu tam olarak tarif edecek bir isim bulmak zordur. “Korku” bu duyguya yakındır, ama sürekli bir tehdit duygusunun ötesinde, o ayrıca derin bir terk edilmişlik ve eksiklik  duygusu da içerir. En iyisi, o temel duygu kadar ayırt edilmemiş bir terim kullanıp, ona basitçe “acı” demek  olabilir. Siz benlik duygunuzu zihinle özdeşleşmekten, yani, ego‟dan almaktan vazgeçene dek bu acıdan kurtulamazsınız. Siz bu özdeşleşmeyi bıraktığınızda zihin iktidardan düşer ve Var‟lık kendisini sizin gerçek doğanız olarak açığa vurur.
Duygu (emotion) aslında “karışıklık, rahatsızlık” anlamına gelir. Bu sözcük Latince bir sözcük olan ve “karıştırmak, rahatsız etmek” anlamına gelen emovere‟den gelir.
Haz daima sizin dışınızdaki bir şeyden alınır, oysa sevinç içinizden yükselir. Bugün size haz veren bir şey yarın acı verebilir, ya da o gider ve yokluğu size acı verir. Ve çoğunlukla sevgi olarak görülen şey bir süre haz ve heyecan verici olabilir, ama o bağımlılık yaratıcı bir tutunma, bir anda zıddına dönüşebilecek bir aşırı muhtaçlık halidir. Böylece birçok “sevgi” ilişkisi, başlangıçtaki esrime hali geçtikten sonra, “sevgi” ile nefret, çekim ile saldırı arasında gider gelir.
Siz zihninizle özdeşleştiğiniz sürece, acı kaçınılmazdır.
Ben burada, aslında, fiziksel acının ve hastalığın da ana nedeni olan duygusal acıdan söz ediyorum. İçerleme, nefret, kendine-acıma, suçluluk duygusu, öfke, depresyon, kıskançlık ve en hafif sinirlenme bile bir acı biçimidir. Ve her haz ya da duygusal yükseklik, içinde -ayrılmaz zıddı olan ve zamanla tezahür edecek olan acının tohumunu taşır. Acının iki düzeyi vardır: şimdi yarattığınız acı ve geçmişten gelen ve hala zihninizde ve bedeninizde yaşayan acı.
Şimdi’de Daha Fazla Acı Yaratmayın
İnsanın çektiği acının büyük bölümü gereksizdir Zihin yaşamınızı yönettiği sürece kendi yarattığınız bir şeydir.
Şimdi yarattığınız acı daima, olanı kabullenmemekten, olana bilinçsiz bir biçimde direnmekten kaynaklanır.
Şimdi olan, daima şimdi olan yaşamın kendisine karşı çıkmaktan daha anlamsız bir şey olabilir mi? Olana teslim olun. Yaşama “evet” deyin ve yaşamın nasıl birden -size karşı  çalışmak yerine- sizin için çalışmaya başladığını görün.
Geçmiş Acı: Acı-Bedenini Ortadan Kaldırmak
Acı-bedeni, var olan diğer her varlık gibi, varlığını sürdürmek ister ve o ancak sizin onunla bilinçsizce özdeşleşmenizi sağlayabilirse varlığını sürdürebilir.
Bir kez acı-bedeni sizi ele geçirdiğinde, siz daha fazla acı istersiniz. Siz bir kurban ya da kurban-eden haline gelirsiniz. Siz acı vermek, ya da acı çekmek istersiniz veya her ikisini birden istersiniz. İkisi arasında aslında çok fark yoktur. Elbette, siz bunun farkında değilsinizdir ve acı istemediğinizi hararetle iddia edeceksinizdir.
Ama yakından baktığınızda, düşünce ve davranış biçiminizin acıyı -kendiniz ve başkaları için- sürdürecek şekilde tasarlandığını göreceksiniz. Ego‟nun karanlık bir gölgesi olan acı-bedeni aslında bilincinizin ışığından korkar. O keşfedilmekten korkar.
Bir kez siz zihninizle özdeşleşmeyi bıraktığınızda, haklı ya da haksız olmanız benlik duygunuz için hiçbir fark yaratmaz, böylece haklı çıkmak için duyduğunuz o çok zorlayıcı ve derin bir biçimde bilinçsiz gereksinim -ki o bir şiddet biçimidir- artık var olmayacaktır.


Zaman hiç de değerli bir şey değildir, çünkü o bir illüzyondur. Sizin değerli olarak algıladığınız şey zaman değil, zamanın dışındaki tek noktadır: Şimdi. O gerçekten değerlidir. Siz zaman -geçmiş ve gelecek- üzerinde ne kadar çok odaklanırsanız, Şimdi‟yi, var olan en değerli şeyi de o kadar çok kaçırırsınız.
Yaşam şimdidir. Yaşamınızın şimdi olmadığı bir zaman asla olmamıştır ve olmayacaktır. 
Sizin geçmiş olarak düşündüğünüz şey eski bir Şimdi‟nin zihinde depolanmış anısıdır. Siz geçmişi hatırladığınızda anıyı yeniden canlandırırsınız ve bunu şimdi yaparsınız. Gelecek ise hayal edilen bir 
Şimdi‟dir, o zihnin bir projeksiyonudur. Gelecek geldiğinde, Şimdi olarak gelir. Siz gelecek hakkında düşündüğünüzde, bunu şimdi yaparsınız. 

Siz neyi savunuyorsunuz?
İllüzyoni bir kimliği, zihninizdeki bir imajı, bu hayali varlığı. Bu kalıbı bilinçlendirerek, ona tanık olarak, siz onunla özdeşleşmeyi bırakırsınız. O zaman, bilincinizin ışığın da, bilinçsiz kalıp hızla eriyip yok olacaktır. Bu ilişkileri kemirip aşındıran tüm tartışmaların ve güç oyunlarının sonudur Başkaları üzerinde güce sahip olmaya çalışmak, kuvvet kılığına bürünmüş zayıflıktır. Gerçek güç içimizdedir ve ona şimdi ulaşabiliriz.

Alman asıllı yazar Eckhart Tolle Cambridge Üniversitesi‟nde araştırmacı ve denetçi olarak çalışırken Yirmi dokuz yaşında derin bir spiritüel değişim-dönüşüm geçiriyor. Değişim sonrası eski kimliğini hemen hemen yok ederek, yaşamının seyrini kökten değiştiriyor. Tolle, sonraki yıllarını içsel yolculuğun başlangıcını anlamaya derinleştirmeye çalışmış. Eckhart Tolle, son yirmi yıldır Avrupa ve Kuzey Amerika‟da bireyler ve küçük gruplarla çalışan bir danışman ve spiritüel öğretmen. The Power of Now(Şimdinin Gücü) kitabı ise onun bu öğretileri ilk kez geniş bir kitleye ulaşmasının başlangıcıdır.