film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ocak 2018 Cuma

Loving Vİncent


Resimler dışında başkalarıyla konuşmak olanaklı değil” Vincent Van Gogh
Resimler dışında başkalarıyla konuşmak mümkün değil diyen Van Gogh’un ölümünden 1 yıl önceki geçen olaylar ve hayat hikâyesi ressamın tablolarını bir araya getirerek anlatıldı. Loving Vincent 29 Aralık tarihinde Türkiye’de vizyona girdi. Ben de 13 Ocak tarihinde City’s sinemalarında izledim. Benim izlediğim salon dolup taştı desem abartmış olmam çoğu insan merdivenlerde izledi ben ise gittiğim seans dolduğu için bir sonraki seansına bilet bulabilmiştim. Film oldukça keyif vericiydi.
Film, ünlü ressam Vincent Van Gogh’un ilgi çekici hayatı üzerinden ilerliyor. Filmde yer alan 65.000 karenin her biri Polonya ve Yunanistan’da yer ala stüdyoyu ziyaret eden 125 profesyonel yağlı boya ressamı tarafından çizilmiş. Bu projenin sonunda doksan dört Van Gogh tablosu filme dahil ediliyor. Hugh Welchman’la Dorota Kobiela tarafından yazılıp yönetilen film, yağlı boya tablolardan yapılan ilk animasyon olma özelliğini taşıyor. 

22 Ekim 2017 Pazar

About Elly Film


2009 yılı İran yapımı olan Darbareye Elly şu sıralar sinemalarda Art House, Sanat film konseptinde sergileniyor. Film dram kategorisinde olmasına rağmen biraz gerilim barındırıyor. İran Sinemasını seven biri olarak filmden oldukça keyif aldım. 

Filmin konusu İranlı bir ailenin öyküsünün yazlık bir ev etrafında gelişiyor. Üç dost aile, Almanya‘dan dönmüş olan Ahmad‘a (Shahab Hosseini) kızının öğretmeni Elly‘yi (Taraneh Alidoosti) tanıştırmak ister. Almanya’daki mutsuz evliliğinden henüz kurtulmuş olan Ahmad, İranlı bir kadınla evlenmek istemektedir. İlk görüşte Ahmad ve Elly birbirlerinden hoşlanırlar. Bu durum evdeki üç aileyi sevindirir. Film her şey Elly’nin aniden ortadan kayboluşuyla gelişir ve film bir anda heyecan kazanır.

Darbareye Elly filminin yönetmeni Farhadi‘nin sanatını kızın ortadan kayboluşuyla sahneliyor. Yönetmen Farhadi Bir kızın kayboluşu üzerinden İran toplumunu analiz ediyor, sosyal ilişkileri sorguluyor. Film çok basit bir konudan yola çıkarak İran’da kadının yeri, aile içi ilişkiler üzerine bir değerlendirme niteliği de taşıyor. 




11 Ekim 2017 Çarşamba

Mother Filmi




Eleştirmenlerin üzerinde ortak bir noktaya varamadığı kiminin tam puan, kiminin ise 0 verdiği ve seyircilerini ikiye bölen bir film MOTHER. Başrollerini Jennifer Lawrence ve Javier Bardem’in paylaştığı, Darren Aronofsky’nin yazıp yönettiği “Anne!” için değişik demek benim için tam deyim yerinde bir tabir olacak.


Film, ıssız bir kırın ortasında kocaman bir evde yaşayan çiftin ve eve gelen konuklarının hikâyesi üzerinden gelişiyor. Kadın, yuvasını, bebeğini ve aşkını savunurken dış dünyanın eve girmesine izin vermek istemiyor. Erkekse sosyalleşiyor üretiyor sunuyor herkesi yuvaya davet ediyor.


Film anlaşılması zor değil ama üzerinde uzun uzun düşündürüyor.  Sinemasal açıdan da keyif aldığımı söyleyemem ama farklı bir film izlediğim ve üzerinde hala düşündüğüm için iyi kötü diye bir değerlendirme yapamıyorum.

22 Haziran 2017 Perşembe

Bir Film, A Bigger Splash


Venedik Film Festival’inde 2 ödül kazanan A Bigger Splash filmi bu hafta film gündemimizdeydi.  Filmin yönetmen koltuğunda,   Io sono l’amore (Benim Adım Aşk) ve Melissa P. filmlerinin yönetmeni Luca Guadagnino oturuyor.

Filmin konusu; Marianne (Tilda Swinton) ünlü bir şarkıcıdır ve geçirdiği ameliyat sonrasında sesini koruyabilmesi için konuşmaması gerekiyordur. Sevgilisi Paul (Matthias Schoenaerts) ile İtalya’da bir adada tatil yapmaya giderler. Tatilleri sakin ve huzurlu ilerlerken eski sevgilisi ve iş arkadaşı Harry (Ralph Fiennes) ile kızı olduğunu yeni öğrendiği Penelope (Dakota Johnson) yanlarına kalmaya gelir ve zamanla olayların gidişatı değişir.

Konunun ana hatlarını destekleyen müzik ve görsellerle duygu seyirciye geçiyor. Görsellik ile bir hikaye anlatmak, sinemayı diğer sanat dallarından ayıran en önemli unsuru olmuştur. Bu bağlamda A Bigger Splash’in gerçek bir sinemacılığın ne olduğunu kanıtlıyor.

Hikaye çoğu kez  geçmiş ile şimdiki zaman arasında mekik dokuyor. Şimdiki zamanda yaşanan olayların neden böyle olduğunun kökeni geçmiş zamana da dayandırılıyor.  Tilda Swinton konuşamayan -gerekmedikçe konuşmayan- bir şarkıcıyı canlandırıyor. Aynı zamanda sevgilisi Paul’a karşı olan sevgisi onu kimi zaman güçsüz bir kadına dönüştürüyor.

Filmin diğer kilit oyuncusu Ralph Fiennes özgün kişiliğe sahip diyebileceğimiz bir karakter e oyunculuğunun filme renk kattığını söylemeden geçemeyeceğim. Dakota Johnson’ın ise sinema içindeki bir karakter oyunculuğunu kanıtlayacak bir rölde değildi yani sinemanın olması gerekeni yerine getirmişti. Ancak Penelope ve Harry’nin oyunculuk seçimi konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim Ralph Fiennes  ve Tilda Swinton  aynı şeyi düşünmeyecek kadar  iyi bir seçim olduğunu gözlemleyebilirsiniz. Senaryo, görsellik ve atmosfer keyifli bir film izledim demek için yeterli unsurları bir arada toplamış. Seçilen bölge ve mekanlar filmi oyunculukları bütünlüyor.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Şeker tadında Film, "Büyük Budapeşte Oteli

İstanbul Flim Festivalinde Gala göstesi yapılan Yönetmen Wes Anderson filmi Büyük Budapeşte oteli, fesival öncesi açıklanan takvime göre 18 Nisan tarihinde de Ticari gösterime açıldı.
Film hayali bir Orta Avrupa ülkesinde filme adını veren otelde, otelde concierge olarak çalışan Gustave'nin maceralarını konu alıyor. Film alışkın olduğumuz dünyadan farklı bir plastik dünya. Filmin yönetmeni bu plastik dünyayı yaratırken, Almanya Görtliz'deki bir mağazayı set olarak kullanıyor.
Film bir Avrupa hikayesi olan bu film Stefan Zweing'e bir saygı duruşu niteliğinde, çünkü yönetmen-senarist  Wes Anderson okuduğu Stefan Zweing sonrası daha önceden senaryoyu izlediğim bu haline , dönüştürerek tekrar düzenlemiş.Stefan Zweing'in kitabı olan "Beware of Pity" de hikaye  Viyana dışında ki bir restorantta geçiyor fakat senaristin hayal dünyasında tekrar canlanan senaryo Büyük Budapeşte oteli olarak bizlerin beğenisine sunuluyor.Eski usul tekniklerle ve minyatürlerin yoğun olarak çalışıldığı film dijital ortamda harika bir çıktı olmuş.
Fotograflar internetten alıntıdır.

11 Mart 2015 Çarşamba

The Theory of Everything

Merhaba,
27 Şubat’ta Türkiye’de beyazperdede seyirciyle buluşan, Her şeyin teorisi “ The Theory of Everything” dün akşam 10.03.2015 iş arkadaşlarımla Taksim Demirören’deki Pink sinemalarında izledik. Filme The Theory of Everything geçmeden önce Pink sinemalarının konforsuzluğuna biraz bahsetmek istiyorum. Benim bu sinemalarda ilk film deneyimimdi aşırı konforlu koltuklar, bana aşırı konforsuz geldi.  Cinemaximum sinemalarıyla olan fiyat farkını göz önünde bulundurursanız bu konforlu, konforsuzluk görmezden gelinebilir.

Stephan Hawkins’in biyografik filmi bu sene izlediğim en iyi filmlerden bir tanesi The Theory of Everything. İzlemeden önce önyargılıydım genellikle dram ve biyografi filmlerinden uzak dururum ancak The Theory of Everything benim tüm önyargılarımı çürüttü. Senaryosu başarılı, genellikle biyografik filmler risklidir. The Theory of Everything Senaryosu, Stephan Hawkins’in; gerek aile yaşamı, duygusal dünyası, gerek hastalığı, gerekse bilim adamlığına o kadar dengeli o kadar kritik değinilmiş ki her şey tam kararında kalmış.
Dram türünde olan The Theory of Everything sınıfından sıyrılıyordu çünkü her şey gerçekti. Sanki Hawking gençliğine dönmüş ve bir kamera ile bize geçmişi çekip getirmiş gibiydi. Hawking rolünü oynayan daha doğrusu yaşayan Eddie Redmayne bana göre bu yıl Oscar'ın en güçlü adayı. Eddie Redmayne,  Hawking rolünde devleşmiş.
The Theory of Everything şu sıralar vizyondaki filmler arasında en izlenesi olan bir film şimdiden iyi seyirler.





28 Kasım 2014 Cuma

Interstellar

Haftanın son iş gününden hepinize koskocaman bir MERHABA! Geçtiğimiz hafta şu yazımda İzmir Konak Pier AVm sinde izlediğim İnterstealler Türkçeye çevrilmiş hali Yıldızlararası filminden bahsetmiştim. Bu film biz 16.30 seansında izledik. 169 dakikalık bu filmden çıktığımızda saat 20.00 gösteriyordu. Filmi tercih etmemde ki sebeplerden biri de yüksek IMBD puanıydı.  8.9 IMBD puanına sahip filmi beni sinemaya çekmek için oldukça etkenlerden biriydi.

Film hakkındaki yorumlarıma gelecek olursam bu film, bana kalırsa bilim-kurgu altında konumlanan  bilimsel spekülasyon ve felsefeyi içinde barındıran filmleri sinemaya uyarlamak ve izleyiciye doygunluk sağlamak oldukça zor bir iştir. İnterstealler bunu başarabilmiş bir filmdir ve uzun süresine rağmen sıkılmadan heyecanla izledim. Flimde temponun düşeceği ve yükseleceği anlar çok iyi dengelenmiş. etrafımdaki seyirci grubunda dalıp gitmeler, kopmalar olmadı Christopher Nolan, Inception sonrasında  beni kendisine bir kez daha hayran bırakmıştır.
 Geçen seneki Gravity deneyimimden sonra bu filminde Oscar garantili çeklidiğini düşünüyorum.
Son olarak, kara deliğe girilirse ne olur, kara delikten çıkılabilir mi, uzay-zaman ilişkisi nedir, zamanın bükülmesi nedir gibi sorulara dair kurguyu merak etmenize rağmen,  benim gibi popüler ürünlere karşı olduğunuz için bu filme gitmeye kaçınıyorsanız daha fazla tereddüt etmeyin  .
Sinemaya gitmeye değer mi diye tereddütte kaldıysanız cevap kesinlikle evet. İyi seyirler...

30 Ekim 2014 Perşembe

GONE GİRL

Cumhuriyet bayramı tatilinde birçok yapılacaklar vardı bunlardan biride, bir sinema filmine gitmekti. Geçtiğimiz hafta sonu vakit bulamayınca tatili fırsat bilerek 29 Ekim’de Gone Girl filmini Akasya AVM'de 12.00 seansında izledik. 145 dakikalık bu filmden çıktığımızda saat 15.00 gösteriyordu. Filmi tercih etmemde ki sebeplerden biride yüksek IMBD puanıydı.  David Fincher’ın, Fight Club gibi kült filminden sonra, 8.5 IMBD puanına sahip filmi beni sinemaya çekmek için oldukça cazip bir etkendi.


Film hakkındaki yorumlarıma gelecek olursam bu film, heyecanlı ve bol gerilimli kurgu severler için iyi zaman geçireceğini sürükleyici bir film. Gone Girl filmini bilenleriniz biliyordur ki, film Gillian Flynn'ın Bestseller kitabının uyarlaması. Kitabını okumadım bu yüzden uyarlamanın ne kadar yerinde olduğu hakkında yorum yapacak yeterlilikte değilim. Ancak okuyanlar ve izleyeneler övgüyle bahsediyor.


Son olarak, Ben Affleck beni kendine birkez daha hayran bıraktığını söz etmeden geçemeyeceğim. Rosamund Pike’ın oyunculukta ki perfonmansıyla,  En iyi kadın Oyuncu Oscar Adayı olmayı hak ettiğini düşünüyorum.
Film IMBD puanına baktığınızda 8.5 IMBD hak etmemiş dedirtse de sürükleyici kurgusu ve konusunun işlenişinde satır aralarının kaçırılmamış olmasıyla izlenmeyi hak ediyor. İyi seyirler...

30 Nisan 2014 Çarşamba

Kaptan Amerika

Geçtiğimiz haftasonu bir değişiklik olsun ilk uzun yol tecrübemi de yapıyım diyerek deli bir cesaretle İstanbuldan Tekirdağa gittim. Hem yolları çok iyi bilmemem hem de bu yolculuğa tek başına gittiğim için gereksiz bir cesurlukdu . İstanbul TEM den otobana bağlanarak Kınalı çıkışından Tekirdağa olan yol güzergahından gittim.  İstanbuldaki Trafikte bir saatten fazla vakit geçince Tekirdağa, yaklaşık 2 saatte vardım. Koca koca TIR ların sağ şeritten aktığı otobanda  mecbur sol şeritten gittim ve hız isteyen bu şeritte hız sınırının birazda üzerindeydim çünkü 120/km deyken dibime giren araçlar yüksek hızda haince sıkıştırıyordu bu durumda 120/km baya bir üzerine çıktım umarım radara yakanlanmadım. Bir ara o kadar yüksek hızda seyretmeye başladım ki,  direksiyon elimde titriyordu. Otoban çıkışından sonra Marmara Ereğlisin de yakıt almak için mola verdiğimde kasılmaktan bacaklarımın kaskatı olduğunu farkettim (gece boyu kas ağrısındanda uyuyamadım) neyseki şehir içine girdiğim için derin bir oh çekmiştim. Değişiklik olsun diye gittiğim Tekirdağ’da köfte yemek dışında İstanbul’da yapacağımdan farklı  hiç bir şey yapmadım.Tekirdağ’da kuzenimle ne yapsak diye pek birşey bulamayınca film izleyelim dedik ve Kaptan Amerika filmini seçtik.
 Marvel tarafından yaratılan bir çizgi roman olan Kaptan Amerika, serisinin ikinci filimi filmde ki Steve yani,  Kaptan Amerika fakir bir ailenin çocuğu olarak doğmuştur. Nazilere karşı savaşmak için, vücudu zayıf olduğu için orduya kabul edilmemiş Sonrasında süper asker projesiyle  bir serumla güçlenmiş ve II. Dünya Savaşı sırasında Amerika'nın en büyük süper kahramanı olarak görev yapmıştır. Avrupa'da Nazilerle savaşmış ve Amerika'yı Nazi tehlikesine karşı korumuş, bir kahraman olmuştur.
1945 yılında bir uçakta hazırlanan bombayı etkisiz hale getirmeye çalışırken bomba patlamış ve vücudu okyanusun buz gibi sularına gömülmüştür. Damarlarında dolaşan serumun gücü sayesinde ölümden kurtulan ve S.H.I.E.L.D tarafından hayata döndürülen Kaptan Amerika ikinci seride, üyesi olduğu S.H.I.E.L.D grubunun göründüğünden farklı olduğunu fark eder. S.H.I.E.L.D diye adlandırılan yapının içinde örgütlenmiş bir paralel yapı olan Hydra’yı ve faaliyetlerini farkeder. Hydra faşizan düşüncelere sahip bu yapıyla savaşır. Film bu konu üzerinden ilerliyor. Oyuncu kadrosunda Chris Evans, Scarlett Johansson, Sebastian Stan, Anthony Mackie, Cobie Smulders, yer alıyor.Kaptan Amerika, aksiyon ve fantastik öğelerle bezenmiş filmleri sevenler için kaçırılmaması gerekenler arasında.

16 Nisan 2014 Çarşamba

Bir Hastanın Güncesi

Merhaba!
Uzun kasvetli  ve karanlık günlerin ardından, güneşi doyasıya görebiliyoruz. Bu güzel  havalar insanın ruhuna,  mutluluk yüklüyor.  İnsanların yüzleri daha sıcak ve içten tebessüm ediyor. Bu güzel havalardan nasibini alan yanlızca insanlar mı tabiki hayır ağaçlar, çiçekler  bütün yaşayan organizmalar daha aydınlık taptaze ve capcanlı, Deniz desen ışıl ışıl özelliklede İstanbul boğazı Güneşin altında pırıl pırıl ışıldıyor. Güneş artık sıcak yüzünü gösterdi. İşte bende hafta sonu güneşin aydınlığına kapılarak, sıcaklığına aldaranak ince giyisilerle kah boğazda, kah parklarda gezdim durdum. Üşüdüğümü anlasamda, anlamazlıktan geldim sonuç itibariylede pazartesi günü hasta uyandım.  Hemde çok hastaydım, dirensede ruhum bedenime, bedenim  yatağa sinek gibi yapıştı kala kaldı.


İşte dinlenirken ben vakit ayırıpta izleyemediğim daha önceki yazımda bahsettiğim D&R festival film indiriminden edinmiş olduğum. Festival filmlerinden iki tanesini izledim. Ara ara yataktan kalktıkça çalışma masamda çerçevesi yapılmış puzzle için parça ekledim.

İlk izlediğim film, Nobody Walks !f 12.Bağımsız film festivalinde  'yola devam' ismiyle gösterime girmişti. Festivalde Jüri Özel Ödülü kazanan bu filmi izlemediğim için pek bir üzülmüştüm izledikten sonra iyi ki festivalde izlemedim dedim çünkü film kesinlikle evde oturup izlemelik bir film. Filmin konusu; Genç bir sanatçı olan Martine New York’tan Los Angeles’a gelerek, uzaktan mükemmel gibi görünen iki çocuklu ailenin yanına yerleşmesiyle gelişen olay kurgusu  üzerinde şekilleniyor. Anlatmaya çalıştığı bastırılmış duygu ve arzuların yansıması aracılığla , insan ilişkilerinin karmaşık dünyası anlatabildi mi diye soracak olursanız ben sığ buldum.
Diğer film tercihim ise  geçen yıl  Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde en iyi film seçilen Kusursuzlardı. Kusursuzları psikolojik gerilim türünde başarılı bulduğum bir film oldu . Filmin konusuna kısacık değinecek olursam: İstanbul’dan Çeşme’ye, birkaç ay önce vefat etmiş olan anneannelerinin yazlığına gelen iki kız kardeşin sevgi  ve rekabet dolu ilişkisini üzerinde şekillenen bir kurgu. İki kız kardeşin, paylaştıkları ortak bir sırrın etrafında  gerilimli ruh halleriyle insan ilişkilerin karmaşık dünyasını yüzeysel bırakmadan anlatıyor.  Karakterlerden biraz bahsedecek olursam. Yasemin ve Lale birbirlerine tamamen zıt özellikte iki karakter. Yasemin dışa dönük, korkusuz, ve maceraya açık, erkeklerle ilişkilerinde flörtçü bir tavır sergilerken kardeşi Lale onun tam aksine içine kapalı, sürekli bir şeylerden korku duyan ve tedirgin olan, erkeklere kendini olabildiğince kapatan, kadınlığını saklayan bir karakter olarak çiziliyor. Flimden bir kaç kare ile detaylandıracak olursam,  Yasemin Alaçatı’nın plajlarında tüm dişiliğini  cüretkarca ortaya koyarken, Lale üzerinde anneannesinin eski kıyafetleriyle şemsiye altında Yasemini izlemeyi tercih ediyor. Yine Yasemin spor kıyafetlerini giyip düzenli olarak koşuya çıkarken, Lale üzerinde yine anneannesinin kıyafetleriyle kendini eve hapsediyor. Film boyunca kardeşler arasındaki duygu gerilimi hissediyor ve bir patlama bekliyorsunuz. İşte bu noktada filmi Psikolojik gerilimin zirve yaptığı bir sonla sizi, etkiliyor. 
Özellikle psikolojik gerilim sevenler ve Türk Sinemasında Başarılı işler yapılmıyor diyenler için evde izlemek için güzel bir film.
Herkese Sağlıklı Günler :)

8 Nisan 2014 Salı

İKSV İstanbul Film Festivali

Herkese Merhaba,
33. İstanbul Film Festivali  4 Nisan 14 gibi güzel bir tarihte başladı.
İşte, Festival öncesi Mini bir doz niteliğinde notlarımı sizinle paylaşıyorum belki sizede ilham verebilir.
İzlemek İstediğim Part. 1. İstanbul Film Festivali'nin yedi yıl önce başlattığı ve festivalin gelenekselleşen bölümlerinden biri olan "Türk Klasikleri Yeniden" projesi için bu yıl restore edilen film 1980 Türkiyesinin aynası “Muhsin Bey” 12 Nisan Rex 16:00 Seansı
İzlemek İstediğim Part. 2. İranı Terk Etmeye Çalışmak, Filmin konusu, Filmi çeken İranlı yönetmen gibi İranı terk etmeye çalışan bir karakterin 1995 yılında geçen gerçek olayları.
İzlemek İstediğim Part. 3. Tabu’nun yönetmeni Miguel Gomes kısa filmleri+Kefaret Gomesi anlamak için kaçırmak istemediğim bir fırsat.

6 Nisan 2014 Pazar

Bir Biyografik Film Yves Saint Laurent

#YvesSaintLaurent
#Film
Yine bir film ile  karşınızdayım
Ta ta ta ta....

Ünlü Moda tasarımcısı Yves Saint Laurent hayatının 20 li yaşlardan itibaren anlatan otobiyografik bir film..
Şu sıralar Noah için talep had safada iken Cumartesi günü İstinye Parkta bilet bulamayınca, filmi seçtik çok iyi yapmışız..

Bu film Modanın onsuz düşünülemeyeceği bir figürü merkeze aldığı için, konuya ilgi duyan seyirci kitlesinde merak uyanıdıyor. Bir moda sever olarak ilgilimi çeken bu film de yönetmen koltuğunda Jalil Lespert bulunurken Başrol Yves Saint Laurent’i ise Pierre Niney canlandırıyor.
Farklı bir tü arayışında olan biyografik sinema severler için güzel bir alternatif.
Moda ile sinemanın iç içe geçtiği bu filmi izlemenizi tavsiye ederim.

P.S.Bu arada, ikinci bir YSL biyografisi daha çıkacak ancak, Laurent partneri ortağı Pierre Berge ikinci filmi desteklemediğini ve  vizyona girmesini engelleyeceğini açıkladı bu açıklama, moda ve sinema severleri şaşırttı.

31 Mart 2014 Pazartesi

Son Zamanlarda İzlediğim Filmler



Herkese Merhaba!

Son zamanlarda izlediğim bütün filmlerin gelen bir değerlendirmesini yapmak üzere bu yazıyı hazırladım.Her filmi izlememin farklı bir hikayesi olsada hepsinin ortak noktası ajandamdaki notlarımla derlediğim filmler olması...

İlk olarak bahsedeceğim İf 13. Flim festivalinde izlediğim Consuming Spirits (2012) Ruhları Tüketmek filmi Bu flimin yapımının 10 yıldan uzun sürmüş olması başlangıçta çok ilginç gelen bir unsur oldu. Flim animasyon teknikleriyle yapılanmış  modern ve postmodern öğeleri içeren farklı bir tür  olsada sadece animasyon filimi olarak değerlendirsek kesinlikle yanlış olur diye düşünüyorum.  Aynı gazetede çalışan insanların, iç dünyalarına geçmişlerine ve duygularına inerek, tekdüze yaşantılarına derin bir bakış açısıyla bakan bu film,  farklı insanların hayatlarını ilmek ilmek birbirine bağlamasıyla konusunu tek düzelikten kurtarmış. Zorlama bir farklılaşmayla türleri arasından  sıyrılan bu film bana gereğinden fazla uzun geldi. Bu yüzden film ile ilgili olumlu bir değerlendirmede bulunamayacağım
Uzun Boylu Adam Mutlu Mu?: Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet yine İf 13. Flim festivalinde izlediğim  diger bir film, Chomsky'nin çocukluğundan tutun eğitimine, İkinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında bir Yahudi olarak yaşadıklarına atıflarda bulunan bu film, beyazperdeden öte karşılıklı sohbetti.   Chomsky'nin hayat hikayesi, bakış açısını aktarıldığı, ilgi çekici bir röportaj olan bu eser, Gondry  üstün yönetmenlik becerileri sayesinde ansiklopedik bir sinema eseri haline dönüşmüş.
Mavi Dalga İf de izlediğim bir filmdi. Ben çok sıkıcı  anlamsız buldum. Geçtiğimiz ayda Milliyet Sanat’ta da geçen  yönetmenlerinin röportajlarına rastladım 5 yılda tamamlanmış senaryo büyük bir emek var bu yüzden saygısızlık yapmayada çekiniyorum çünkü  iyi birşeyler yapılmaya çalışılmış ama olmamış. Çok nadir, yarıda bırakıp çıkarım bir filmi bu filmde öyle oldu film oldu tahammül sınırımı çok zorladı.  Balıkesir  güzel arka fonu dışında filimi dolduran pek bir unsur bulamadım.
Sınırsızlar Kulübü Uyuşturucu bağımlısı ve HIV taşıyıcısı rodeocu Ron Woodroof’ın el altından AIDS ilaçları satmaya başlamasından esinlenen film, Woodruff’ı oynayan Matthew McConaughey ve ortağı travesti fahişeye hayat veren Jared Leto’ya Oscar kazandırdı.Film başarılı sıfatını hakkıyla taşıyor.
12 Yıllık Esaret  Zor izlenen, izlendiğinde insana derinlik kazandıran.  Gerçek olaylardan uyarlanmış ama iyi bir kölelik filmi. En iyi film Oscar’ını da kazandı. Fazla söze gerek yok. İzleyiniz derim.
300: Bir İmparatorluğun Yükselişi 2006 tarihli filmi 300 Spartalı çizgiromanından uyarlanan bu film, ilk filme paralel ilerliyor. Yunan ordusunca ailesi katledilen Artemisia intikam almak için savaşıyor.  Filimin tek güzel tarafı görsel şöleni Başarılı bir görüntü yönetmeninin elinden çıkan sahneler  ve kameraya alındığı IMAX formatı flimi başarılı kılıyor.Görselliği alırsak film bomboş...

Aşk, orjinal adıyla “Her” yakın gelcekten  retro ögelerle süslenmiş zamansız bir film. Mektup yazarak geçimini sağlayan Theodore, bir gün bir işletim sistemi reklamı görür ve satın aldığı işletim sistemi sayesinde yapay zeka Samantha ile tanışır. Sonra olaylar gelişir. Evrensel olan aşk bu kadar  güzel ve zamansız anlatılamazdı.
Blue Jasmine Renkli, eğlenceli  filmi dediğimde aklıma gelen ilk isim  Woody Allendır.  Gerek mekan seçimi gerekse eğlence ögelerinin ustaca dizilimiyle başarılı bulurum kendisini fakat bu sefer Blue Jasmine’de  konu klişelikten öteye geçememiş bir kurguydu benim için tam bi hayal kırıklığıydı. Çok kısa değinirsem konusuna, zengin eşi her şeyini kaybedip hapse girince Jasmine, bunalıma girer. Üvey kardeşinin yanına yerleşir ve hayata sıfırdan başlamaya çabalar. E-set-ra E-sat-ra:) Filmi izlenir kılan şey Cate Blanchett’in olağanüstü performansı.Woody Allen hayatta dair verdiği mesajlar yinede bunların hepsi tek başına flimi kurtarmaya yetmiyor. 
Son olarak 2014 Sırbistan Oscar adayı, Srdan Golubovic filmi Kesişen Hayatlar kapatıyorum kesinlikle etkileyici bir dram flimi çok fazla birşey söylemiyor ve  izleyin diyorum. Ruha kalbe dokunan insan olmayı hatırlatan anlam dolu bir film

P.S.Bu yazılar çok önceden yazıllıp derlenip toparlandı. Zamanlayıcıda planlanıp  yolladı. Esasında pek keyifsizim...

22 Şubat 2014 Cumartesi

Bu Hafta İzlediğim Filmler


Merhaba,
Bu  yazımda, geçtiğimiz hafta, izlediğim birkaç filmden,  bahsedeceğim

Fotografladaki sırayla gidersek,  The Reader,  Okuyucu adıyla dilimize çevrilmiş bu film Bernhard Schlink - Der Vorleser kitabının  uyarlaması. Başrolde Kate Winslet var. II. Dünya Savaşı sonrası, 1958 yılında Almanya'da, II. Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampında 300 Yahudi kadının kilisede yanarak ölmesine izin vermekten yargılanan Hanna(Kate Winslet), okuma yazma bilmemesinin, uğruna katil damgası yemesinden daha büyük olduğu inancına sahip olmasının ilginç hikayesi. 
Filmde beni rahatsız eden nokta, gereksiz cinsellik ögesiydi. Bana kalırsa kitap uyarlaması olarak kitabı beyaz berdeye aktartltrken biraz sığ kalmış, yinede izlenmesi gereken flimler arasında...
Bir diğer filmimiz "The Book Thief". Yine bir kitap uyarlaması yine, 2. Dünyü Savaşı Almanyası...Bu film, Markus Zusak kitabının başarılı, bir uyarlaması. Bir kere anlatım şekli çok farklı, zira tüm hikaye ölümün/azrailin ağzından anlatılmış. 2. Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanyasında yaşayan Liesel'in, okuma aşkını anlatıyor. Liesel tüm sevdiklerini kaybederken, kitapları ve yaşamını yazdığı sayfalar sayesinde hayatta kalmasının güzel bir hikayesi. Kitabı okunmalı ve filmi izlenmeli tavsiye olunur
Son filmimiz Kaptan Phillips Paul Greengrass tarafından yönetilen gerilim filmi.  Başrollerinde Tom Hanks ve Barkhad Abdi oynuyor.Ticari denizci Kaptan Richard Phillips'in 2009 yılında Somalili korsanlar tarafından rehine alınmasını gerçek olaylardan alıntılarla anlatan, biyografik heycanlı bir film. Biyografik romanı vermış okumadım bu yüzden kitabı hakkında  fikir sahibi değilim.  
En iyi film, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi uyarlama senaryo olmak üzere 6 dalda 86. Oscar'a aday olan filmdir.
Son olarak, 19 Şubat Akşamı TRT 1 de benim için Kült filmlerden biri olan 1996 yapımı FORREST GUMP’a denk geldim.  Başrol oyuncusu Tom Hanks’e Oscar ödülü getiren bu filmden  , kısaca bahsetmek isterim. Yine bir kitap uyarlaması olan bu film, 90lı yıllarda Amerikada yeniden yükselmeye başlayan Varoluşçuluk akımının sinemaya uyarlanmış halidir. Flimde IQ 75 olan Forrest Gump siradan bir yaşam sürken başına gelen olaylardan oluşur. Forrest,kendisine verilen herşeyi oldugu gibi kabul eder, yaşar. Herkesin hayata bakış açısı, olaylardan çıkardığı sonuçlar çok farklıdır Forrest’ınki ise oldukça saf ve yalındır. Forrest Gump saflığın filmidir.
Bu film sonrası aklıma Kafkanın sözü gelir, “Anlamanın ilk belirtisi ölme isteğidir” gerçektende  öyledir. Anlayıp farkındalık yarattıkça hayata, zorlar hayat bizi adapte olmaya kabullenmeye... Film hakkında izlemeyenlere ayıp olmasın diye ipucu vermek istemiyorum ancak izledikten sonra bu söz taşları oturtuyor.
Bu haftanın önerileri böyle,herkese şimdiden iyi seyirler!

18 Şubat 2014 Salı

13. !f İstanbul

13. İstanbul  Bağımsız Film Festivali başladı. 23 Şubat tarihine kadar devam ediyor. 9/6 çalışanı olarak ancak 19:00 sonrası seansları için  uygun olurken çoğunluğuna yoğunluk ve başka programlar dolayısıyla katılamadım. En sonunda 21 Şubat Akşamı 19:00 Seansına Y Michel Gondry’nin  Noam Chomsky ile yaptığı sohbetlerden oluşan son filmi ‘Uzun Boylu Adam Mutlu mu? Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet’ flimine programımı oluşturdum. 
Michel Gondry, 2004 Yılında Sil Baştan/Eternal Sunshine of the Spotless Mind’dan hatırlıyorsunuzdur.
Eternal Sunshine of the Spotless Mind/ Sil Baştan filminin yönetmenibu filmde, dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar sıfatlarının hepsine birden sahip olan Noam Chomsky’le yaptığı sohbetleri canlandırma sinemasını kullanarak beyazperdeye aktarmış merakla izlemeyi bekliyorum.
13.!f İstanbuldan kendime seçtiğim film bu. Hangi filmi seçtiniz yorumlarınız nedir? Tavsiye edeceğiniz filmler var mı Sevgiler.

25 Aralık 2013 Çarşamba

Hobbit Smaug’un Çorak Toprakları

HOBBIT - SMAUG'UN ÇORAK TOPRAKLARI
21 Aralık yani geçtiğimiz Cumartesi uzun zamandır izlemeyi ertelediğim Hobbit Smaug’un Çorak Toprakları flimi AFM Taksim sahnesinde 15:15 Seansında izledim.  Aslında filmi izlediğim gün inanılmaz yorgun ve uykusuzdum  Ancak Blogger Arkadaşım Esra film eleştirisini okuduktan sonra, merak duygum ve zamansızlığım artık bugün izlemelisin dedi, gittim gördüm.  Filmi  yorgun ve uykusuz olmadığım bir günde sırf Orta Dünya’yı  hissetmek için tekrar izleyeceğim .
Aşağıda yaptığım yorumlar bol bol Spoiler içerebilir okumadan önce birkez daha düşününJ  

Bu flim bir  Yüzüklerin Efendisi değil sırf bu yüzden yüksek beklentiyle çıtanızı yükselterek bu flime gitmeyin derim
Aslında eleştiri yapmaya utanıyorum ama gerçek bu ...
Öncelikle film bana gereksiz uzun geldi. Filmi seyrederken hiç sıkılmadım ama aksiyon sahneleri çok uzatılmıştı. Aslında  tek kitabı üç filme aktarmak için eklemelerin yapılacağını tahmin etmiştim ancak yine de canımı sıkmasına engel olmadı.  Filmdeki karakterlere gelirsem Bilbo ve Gandalf karakterleri filimin en iyileriydi. Ancak Orlando Bloom için aynı olumlu yorumları yapamayacağım, Orlanda Bloom’un  makyajında veya lenslerinde sorun yok Fakat geçen on seneyi telafi etmek için  fazla  bilgisayar efektine maruz bırakıldığını düşünüyorum.  Adam  bildiğimiz yaşlanmış bir elf şeklindeydi, bu da  filmde sırıtan  bir durumdu. Filmde ki bir diğer eksikilik; bir yerden bir yere geçiş duygusunu sağlayan seyahat anlarının yeterince  hissetirilememesi ve sahnelerde ki geçiş mekanları arasındaki mesafenin çok anlaşılmıyor olmasıydı.
Kısacası filmde biraz aksiyon abartılmış ve duygular neredeyse sıfırlanmış bu durumuda tek kitaptan uyarlanmaya çalışılmasına bağlıyorum.
Filmde güzel sahneler yokmuydu vardı mesela, Fıçılı bölüm çok güzeldi Hatta  fıçı sahnesi efsane olmaya aday. filmde beğendiğim diğer bölüm Kuytuormandı. Peter Jackson, Kuyutorman için harika bir atmosfer yaratmış Kuytuorman kasvetindeki başarı ise muazzamdı.  özellikle patikayı kaybettikten sonra, bilinçlerini de kaybetmelerini oldukça başarılı buldum.
Son olarak;
Orta Dünyayı hissetmek inanılmaz güzeldi.  Gösterimde olduğu süre içerisinde bir kaç kez daha izleyip Orta Dünya Atmosferinin  tadını çıkarmak istiyorum  Film bu kadar olumsuz görüş bildirmeme rağmen kesinlikle izlemeye değer.
İyi seyirler diliyorum. Sevgiler...