6 Mart 2016 Pazar

Amsterdam Rijksmuseum

I
Brüksel sonrasında rotamızı Hollanda’ya çevirdik.  Bardaktan boşanırcasına yağmurun yağdığı sokakların toprak koktuğu o gün,  yola koyulduk.

Brüksel metrosunun 2 Line kullanarak aynı zamanda tren seferlerinin de aktarmasının olduğu, arst-loi durağında inerek İDBUS otobüsünün kalkacağı perona ulaştık. 

Yaklaşık 5 saat süren yolculuk  sonrası kozmopolit sıfatını layığıyla taşıyan Amsterdam karşımızdaydı. Amsterdam’ı nasıl tanımlayacağımı inanın hiç bilmiyorum.

Bir tarafta her biri lezzetli birer pastaya benzeyen evlerin arasında Hansel ve Gretel masalının canlı yaşandığı şehir diğer taraftan da özgürlüğünü ararken kendini kaybetmiş boş gözlere etrafa bakıp sürekli kendi kendine konuşan insanlara rastladığın bir şehir.
Amsterdam bana göre herkes için farklı çağrışımları olan ve herkese istediğini sunacak olan bir şehir.


Amsterdam kesifini yürüyerek gerçekleştirdik. Yürümek içinde hava şartları bizden yanaydı. Amsterdam,  İstanbul en sıcak günleri yaşarken puslu ve serindi. Güneş arada yüzüü gösterip içimizi ısıtırken bu hava şartları, gezmek için avantajdı. Soğukla kalın giyinerek başa çıkabiliyorum ama sıcaklar ile nasıl baş edeceğimi bilmiyorum. Kaldığımız 4 gün boyunca güneş bize yüzünü ancak giderken gösterdi.

Avrupa’nın şehirlerini ,  açık hava ve kapalı hava müzesi olarak sınıflandırırsam.  Benim için; Prag, Budapeşte, Brüksel, Viyana, Floransa ve Barselona açık hava müzesiyken Amsterdam, Paris, Madrid ve Berlin kapalı hava müzesidir.


Amsterdam’da bu sebeple bol bol müze gezdik ve müzeleri içinde beni en çok etkileyeni ise eşsiz koleksiyonuyla Rijksmuseum idi.
Eğer birçok yeri gezme şansınızın olmadığı kısa bir gezi planlıyorsanız. Rijksmuseum’u önceliğinize alabilirsiniz. Zira bu yazıda da bu müzenin eşsiz ve zengin koleksiyonundan bahsedeceğim.


Rijksmuseum, 17. yüzyıl Hollanda sanatına adanmış en geniş koleksiyonun yanı sıra Ortaçağ’dan günümüze uzanan ilgi çekici eserlerin de sergilendiği Hollanda Ulusal Müzesi’dir. Kral Louis Napoleon tarafından 1808 yılında Dam Meydanı’ndaki Kraliyet Sarayı’nda kurulan müze, 1885 yılında Vondelpark’a taşınmıştır.


Aynı zamanda Amsterdam’ın merkez tren istasyonu olan Amsterdam Centraal’in de tasarımcısı olan P. J. H. Cuypers tarafından tasarlanan ana bina on yıllık yenileme çalışmalarının ardından 2013 yılında kapılarını ziyaretçilerine tekrar açmıştır. Rijksmuseum günümüzde sahip olduğu 8000’den fazla eserle dünyanın en büyük Felemenk sanat koleksiyonuna sahiptir.


Hollanda’nın tartışmasız en ünlü müzesi olan Rijksmuseum, aralarında Rembrandt’ın 20 kadar tablosunun yanı sıra Steen, Hals, Vermeer ve diğer önde gelen ressamların eserlerinin bulunduğu 17. yüzyıl Hollanda resminin en kapsamlı koleksiyonlarını içermektedir. Müzede ayrıca Hollanda sanatının 20. yüzyıl öncesindeki tüm dönemlere ait olağanüstü bir resim koleksiyonu da bulunmaktadır.



Rijksmuseum, Amsterdam
Rijksmuseum’un giriş katında Ortaçağ ve Rönesans dönemi sergilerinin yanı sıra, Özel Koleksiyonlar ve Asya Pavyonu bölümleri yer alır. Birinci katta 18.-19. yüzyıl sanatı; ikinci katta 17. yüzyıl (Altın Çağ) ve üçüncü katta 20. yüzyıl eserleri sergilenir.


Rijks Müzesi, Amsterdam
Rijksmuseum Bölümleri

Ana Bina: Müze binasının Neo-Gotik üsluptaki çatıları ve süslemeli bir şekilde dekore edilmiş ön cephesi konusunda, Protestanlar tarafından şiddetle eleştirilmiştir.

Bahçe: Heykeller ve ilgi çekici eserlerle doludur.

Atriyum: Müzenin girişi ve merkezidir. 1885 tarihli orijinal tasarıma göre restore edilen avlular bir yer altı geçidiyle birbirine bağlanır.

Mozaik Zemin: Yüz binlerce küçük mermer parçasıyla döşenen zemin simgesel figürlerle doludur.

Asya Pavyonu: Bu bölümde farklı dönemlerden çeşitli kültürler hakkında bilgiler edinebilirsiniz.

Özel Koleksiyon: Meissen porselenleri, dondurulmuş hayvanlar, minyatür gümüş işleri ve cephanelik gibi çok çeşitli nesneler bu bölümde sergilenir.

Altın Çağ: Rembrandt, Jan Steen ve Frans Hals gibi Felemenk ustaların eserlerinin sergilendiği, müzenin en önemli bölümlerinden biridir.

Modern Sanat: İki bölüme ayrılan bölümde 20. yüzyıl eserleri sergilenir.

Bunlar dışında müzede yer alan Büyük Salon ve sadece sanat tarihi araştırmacılarına açık olan Kütüphane de Rijksmusuem’un diğer önemli bölümleri arasında yer alır.

Rijksmuseum’da Sergilenen Önemli Eserler

Gece Bekçisi (The Nightwatch, Rembrandt, 1642): yüzyıl Flaman resim sanatının önemli yapıtlarından biri olan resim, kent milis gücünün grup portresi olarak ısmarlanmıştır. Müzedeki en önemli eser olan Gece Bekçisi, müzenin Philip kanadının en göz önündeki alana yerleştirilmiştir.

The Nightwatch (Gece Bekçisi)
Mutfak Hizmetçisi (The Kitchen Maid, Vermeer, 1658): Pencereden süzülen ışık süzmesi ve manzaranın dinginliği Jan Vermeer’in sık kullandığı bir temadır.
The Kitchen Maid
Yahudi Gelin: Rembrandt en şefkatli portrelerinden biri olan Yahudi Gelin’i yaparken (1667), bilinmeyen bir çifti, İncil’de yer alan İshak ve Rebeka karakterleri kılığında, alışılmadık ölçüde serbest bir şekilde betimlemiştir.

Aziz Elizabeth Günü Taşkını (1500): 1421 yılındaki su baskınını betimleyen bu altar panosunun ressamı bilinmiyor.

Patenciler ve Kış Manzarası (1618): Ressam Hendrick Avercamp ayrıntılı kış manzaraları ile ünlüdür.

Rijskmuseum’da üstte adı geçen eserler dışında sergilenen önemli eserler arasında; Mavi Giysili Kızın Portresi (Johannes Verspronck, 1641), Tapınak Muhafızı (Naraen Kongo, 14-15.yy), Acıların Bakiresi (1500-1510) ve Kare Adam (Karel Appel, 1951) bulunur.

RIJKSMUSEUM ZIYARET BILGILERI
Adres: Museumstraat 1 (Müzenin Philip Kanadı’na giriş Jan Luijkenstraat’tan), Amsterdam
Ulaşım: Tramvay ile ulaşım: Rijksmuseum (2, 5)
Ziyaret Bilgileri: 09.00-18.00. Resmi tatillerde kapalı.
Giriş Ücretleri: 14€
Web: www.rijksmuseum.nl
Amsterdam’daki diğer rotalar ile ilgili bilgi edinmek isterseniz İnstagram’a göz atabilirsiniz. Ve Anna Frank ile ilgileniyorsanız. http://kesfetsende.blogspot.com.tr/2014/04/anne-frank-hatra-defteri.html


4 Mart 2016 Cuma

Siddartha-Hermann Hesse

“Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelik mucizeler yaratabilir ama  bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez.”



 Siddertha’nın içinde geçen bu cümle sanrım kitabı en iyi özetleyen paragraflardan biriydi. Siddhartha, Hermann Hesse’nin  Buddha yani Siddhartha Gautama’nın hayatını konu  alan, Budizm felsefesini işleyen  yazarın en iyi olarak bilinen romanlarından biridir.

Hermann Hesse 1946 Nobel ödüllü yazar bizim yolumuzun kesişmesi ise çok yakın bir zamana dayanıyor.  Kitabı okurken doğu felsefesinin naifliğini ve sadeliğini her satırda hissettim. İnanan her insan kendi inancının farklı sembollerle Siddartha’da kaleme alındığını okudukça fark edecektir.
İslamiyet’te tasavvuf olan bu durum, Budizm’de Samanalık, Brahmanlık gibi görüşlerle yansıtılmış. Kitap felsefi bir türe sahip olmasından dolayı oldukça uzun cümlelere sahip ve anlaşılması zor diyeceğim kitaplardandı. 

Kitabın yazarının hayatı aslında beni en çok etkileyen unsurlardan biri oldu. 1946 yılında Nobel ödülü alan, Almanya doğumlu Rus asıllı, Hermann Hesse hayatta yaşadığı sıkıntılardan dolayı intihar girişiminde bulunduktan sonra  bir enstitüye yatırılmıştır. Bu sırada Jung’un öğrencisi tarafından tedavi edilirken, psikolojiye ve Jung’a duyduğu ilgi sonra kendini tedavi ederken iç dünyasını zenginleştirmiştir. Hint ve Budist felsefeye olan ilgisiyle tanınan yazar, 1946 yılında Siddhartha adlı bu eseriyle Nobel ödülü almıştır.

25 Şubat 2016 Perşembe

Haruki Murakami'den yaban koyunun izinde

 Haruki Murakami’nin Kitabı Yaban Koyunun İzinde'
Murakami ilk kez tanışma hikayemi okuyanlar hatırlar. İlk burada yazmıştım. Sınırın Güneyinde, Güneşin Batısında benim en sevdiğim romanlarından biri oldu. 
Kitabın arkasında “post modern bir dedektiflik öyküsü” olarak tanımlaması yapılan bu kitap ilk yarısına kadar  “nerede dedektiflik maceraları” diye sabırsızlandırıdı. İlk yarıdan sonra kitap, o hantallığı üzerinden atarak beni konusunun içine aldı.
Kitabın konusuna gelirsek, kahramanımızın, müşterisi için kullandığı  koyun resminin onun başını belaya sokması sonucu başlıyor. Herşeyin bir koyun fotografıyla başladığı bu hikayede kitabın adı da yaban koyunun izinde. 
Sade kapak tasarımı ve ilginç bulduğum adıyla kitap okumak için merak uyandırdı. Kitabı okudukça bu etkiyi aradım durdum. Bu bekletiyle kitaba başlayınca ilk sayfalarda sıkıldım ancak yalın dili sayesinde bu evreyi kitabı bırakmadan atlattım. 
Yine her kitabında olduğu gibi bu kitabında da  Murakami'nin kişisel zevklerine göndermelerine sıkça rastladım. Yazarın bu tarzı benim hoşuma giden tarafı oldu.
Kitapla ilgili bir eleştiride daha bulunacak olursam; bu eleştiri çevirisine olacaktır. Kitap akıcı ve anlaşılır bir çevirisi olmasına rağmen bazı kelimeler abuk bir biçimde dilimize çevrilmiş.Tek kelime japonca bilmesemde böyle bir çevirinin yapılamayacağını tahmin edebiliyorum.Örnek verecek olursam: belleten: bülten, almaç: ahize, pusula: not , film görmek: film izlemek, küçük parmak: serçe parmak gibi...
Herkese Mutlu Cumalar💐

25 Ocak 2016 Pazartesi

Kışlık Filmlerden Bir Demet


Son zamanlarda izlediğim iz bırakan ya da iz bırakamayan filmleri yazmak istediğimde ilk aklıma iz bırakanlar geldi.
Dressmaker- Düşlerin Terzisi
Dressmaker’i izlediğim yakın zaman olmaması rağmen ilk aklıma gelen filmlerden oldu.
Bu yüzden bu filmi iz bırakan filmler sıralamasına ilk sıradan giriş yaptırıyorum.
İstinyePark Maximum sinema salonunda izlediğim bu filmde Kate Winslet oyunculuğu beni filmin başından sonuna kadar efsunladı. Onun yanı sıra filmin masalsı tadı hala damağımda.
Joy
Bu filmi Akasya Acıbadem’de  izledim. Kadınların başarı öyküleri ve hikayeleri her zaman ilgimi çekmiştir. Bu filmde o filmlerden bir diğeri eğlenceli ve Pazar günü için keyifli bir filmdi. Başrölünde Jennifer Lawrence yer aldığı ve Robert de Niro'yu da gördüğümüz bu film orta derecede iz bıraklanlardan.
Nadide Hayatlar
Çağan Irmak filmi aolan ve başrolün Demet kabağın oynadığı bu film yine bir kadın öyküsü. Film iz bıraktımı bu soruya evet diyemiyorum. Fazla klasik ancak keyifli bir filmdi özellikle de kış günü tekne ve denizde geçen o sahneler içimi ısıttı.
The Martian
Oscar adaykları açıklandıktan sonra geçtiğimiz hafta izledim. İnterstellar'dan sonra yine böylesi bir filmde Matt Damon'u izlemek keyif vericiydi.The Martian, Sinema salonunda değil evde izlediğim bir filmdi ona rağmen beni büyüledi ve iz bırakan filmler içinde yer almayı başardı. 

13 Ocak 2016 Çarşamba

Yaşamak Denen Zahmetli İş

Geçtiğimiz Cumartesi Akşamı Caddebostan Kültür Merkezinde izleme fırsatı bulduğum Yaşamak Denen Zahmetli İş tiyatro oyunu.
Devlet tiyatrolarında ilk kez Yaşamak Denen Zahmetli İş tiyatro oyunu sergilenen İsrailli yazar Hanoch Levin’in evlilik yaşamı üzerine olan bu kara komedi.
Yaşamak Denen Zahmetli İş tiyatro oyununda sahne de oyunculularıyla devleşiyor. Tiyatro Oyun güldürürken düşündüren oyunlardan. Leviva (Ülkü Duru) ve Yona'nın (Musa Uzunlar) 30 yıllık evliliklerinde bir ve birey olabilmek için çatışma içindeyken Gunkel'in (İşdar Gökseven) araya girmesiyle bir an için aynı cepheye geçmeleri güldürürken bir yandan da düşündürüyor.
Oyun, Metin olarak belki yeni bir şey söylemiyor ama oyunculukla duyguların seyirciye geçirildiği bu oyun izlemeye değer.

24 Aralık 2015 Perşembe

Sersem Kocanın Kurnaz Karısı


Dün akşam Sersem Kocanın Kurnaz karısı oyunu ile Devlet tiyatrolarında bu seon için ilk oyun açılışını yapmış oldum. Alkış ve ara dâhil 1 saat 40 dakika süren bir oyundu.


Oyun ile ilgili oyuna gitmeden önce yorum okumadım ancak sonrasında okuduğumda çok olumsuz yorumlarla karşılaştım benim şahsi görüşüm ben oyunu beğendim çok ta eğlendim . Bir kere tiyatro izlemek başlı başına bir keyif böyle düşündüğüm için çok kötü olmadıkça hiçbir oyun benim için sıkıcı olamaz genelde tek kişilik oyunları sıkıcı bulurum.

Olumsuz yorumları anlamaya çalıştığımda ilk perdede Osmanlıcanın ve ermeni ağzının yoğun kullanımından dolayı söylenilenlerin çoğu anlaşılmıyor. İkinci perdede, oyun içinde oyunun "daha bizden" bir formatta sahnelenmesiyle oyun hareketleniyor ve yavaştan içine çekmeye başlıyor.

Ve sonu ile vurucu bir kapanış yapıyor.
Yer yer öğretici, yer yer dramatik ve yer yer komik olan bu oyun tiyatro tarihimize değinmesinden ötürü izlenmeli.  Haldun Taner’ e ait bu metinde Üstat, tiyatro sanatının gayrimüslim üstatlarına saygıda bulunmuş.

29 Kasım 2015 Pazar

Moskova'da Yanlış Anlama


J. P. Sartre'nin sevgilisi Simone De Beauvoir Yapı Kredi Yayınlarından çıkan Moskova'da Yanlış Anlama  incecik kolay akan bir anlatı Moskova'da Yanlış Anlama.  Varoluşçuluk  akımım temsilcilerinden biri olan Beauvoir Moskova'da Yanlış Anlama eserinde gözlem ve varoluşçuluk üzerine yaptığı tespitlerle etkileyici bir eser çıkartmış. 
Moskova'da Yanlış Anlama, yaşlanma yolunda emekli bir çift olan André ve Nicole'ün, Sovyetler Birliği'ne yaptıkları seyahat esnasında yaşadıkları yanlış anlamayla içine girdikleri kriz etrafında gelişiyor. Moskova'da Yanlış Anlama Çiftin bakış açılarını sekanslar halinde sıralıyor. Moskova'da Yanlış Anlama Politik bir bakış açısından, kadının duygusal bakış açısına olan geçişli bir anlatıyı dengeli  biçimde ilerletiyor. İncecik keyifli anlatı pazar günü kahvaltı/ gazete sonrası çok iyi gider.

17 Kasım 2015 Salı

Nietzsche Ağladığında Irvın Yalom

90'lı yıllara damgasını vurmuş bir kitap vardır ki , döneminde yayına çıktığında psikoloji felsefeye ilgi duysun duymasın okuyan herkesi derinden sarsmıştır. Yıllar geçse de üzerinden etkisini dalga dalga sürdüren bu eser,  kült eserler kategorisinde çoktan yerini almıştır.
Kütüphanenin tozlu raflarını karıştırırken 1998 yılında 4.Baskısı yapılmış Irvın Yalom'un bu meşhur eserini gördüm aslında çok aşinaydı kapağı, çünkü daha önce kaç kez karşılaşmıştım kendisiyle... 20 yıla yakın Kütüphanede yer alan bu eseri elime aldım ve  tozlu sayfalarını silkeleyip okumaya başladım. O günden sonra bitmesin diye gıdım gıdım okudum. Her okuma sonrası içime işlesin diye, içime döndüm ve sordum; “Ne kadar özgürüm?” “Özgürlüğümü satın aldığımı sanırken aslında köleliğimizi satın alıyorum?” “Mutluluğu koşula bağlayan bu öğretiler yoksa bana mutsuzluğu mu öğretti” Kitap iki ana karakterin karşılıklı sohbetleri üzerinden ilerliyor.  Dr.Breuer,tüm Avrupa'nın tanıdığı önemli bir doktor ve şöhretinin doruğundadır. Nietzche ise evliliği bir tutsaklık olarak gören toplumun dayattığı her şeyi ret ederek yaşadığında özgür olacağına inan sıradan insan olmayı arzulayan bir sıra dışı hasta...

Nietzsche Ağladığında alıntılar...

Kişi en sonunda, arzu ettiği şeyi değil, arzusunu sever.
Evlilik ve ona eşlik eden mülkiyet ve kıskançlık, ruhu tutsak eder.
Ümit kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır.

Anne Frank'ın Hatıra Defteri

Geçtiğimiz günlerde uzun zamandır merak edip bir türlü okuyamadığım Anne Frank günlüklerini okudum.Anne Frank’ın  savaşın tüm umutsuzluğu içinde, sığındığı tavan arasında yazdığı günlüğü, bir çocuğun savaşın içinde kendine yarattığı bir Dünyanın sade ve hüzünlü anılarından oluşuyor.
Takvim, 12 Haziran 1942 yılını gösterirken, Anne 14. Yaş gününde aldığı hediye “Günlüğü” anılarıyla doldurur. Bu günlük 14 Yaşında ki Anne’nın gözünden bu yıllara dair yaşanmışlıklardır. Anne bir gün gizlendiği sığınakta dinlediği radyo yayınında bu yıllara dair saklanan tüm günlüklerin kitaplaştırılacağını duyar bunun üzerine anılarını tekrar temize geçirerek saklar.Sığındığı sığınakta güneş görmeden, kendi Dünyasını yaratan, çocukluktan genç kızlığa geçiş bunalımlarını yaşayan bu esnada savaşın gerçekleriye büyümeye çalışan Anne savaşın bitmesine aylar kala bir aile dostlarının ihbarı üzerine basılır. Ablası ve Anne götürüldüğü Getto kampında Tifodan vefat eder aileden bir tek geriye baba, Otto Frank kalır ve Anne Frank’ın  hayalini gerçekleştirerek bu anıları kitaplaştırır ve gelirinide kurulan vakfa aktarılır.
Bir savaş ailesi olan Franklar,  “1929 Büyük Buhran”dan 5 sene sonra  Hollanda’ya yerleşir.  Yahudilerin kendi işlerini kurup  işletmelerinin  yasak olduğu Hitler döneminde ,  baba Otto Frank işlerinin başına yakın bir dostunu geçirir. Temmuz 1942'de işaretlenen Anne Frank ve ailesi daha sonradan dahil olan Van Daan ailesi be dişhekimi Dussel ile birlikte Amsterdam’da bir ofisin gizli bölmesinde 2 yıl boyunca  saklanarak yaşarlar. Anne  günlük hayatını yaşadıklarını çocuk saflığında umut dolu kaleme alır. Kitap ile ilgili okumak isteyenlere saygısızlık yapmamak adına çok birşey söylemek istemiyorum. Ancak Kitabın son sayfasını kapattığınızda,  okuduğunuz tüm hikayeleri ve o dönemde yaşanan çirkinlikleri düşündüğünüzde, bir çocuğun genç kızlığa adım atarken savaşı yorumlaşı masumluğu ve dünyaya hasret kalan gerçeği sizi uzunca bir süre etkisi altına alıyor.  

P.S.Günümüzde Anne ve ailesinin sığındığı o ev müze olarak hizmet veriyor kısacıkta olsa o daracık odada o yıllarda yaşamanın ne olduğunu yaşamanın sizide etkileyeceğinden eminim. Ayrıca, Amsterdam’daki Madam Taussod Müzesinde de  Anne Frank’ın anısına bir balmumu heykeli bulunuyor.
Bu kitap sonrası mini bir görüş: Hiçbir Çocuk masal hikayelerinden başka hiç bir kitaba, yakışmıyor.Anne Frank ile ilgili detaylı bilgi için tıktık 

Louvre Müzesi


Louvre Müzesi, ister sanatsever olun ister olmayın Paris geldiyseniz boyunca mutlaka ziyaret etmeniz gereken noktalardan birisi...
Louvre Müzesi 35.000 yakın esere ev sahipliği yapıyor ancak  tek özelliği dünyanın en önemli tarihi sanat koleksiyonuna ev sahipliği yapması değil, Louvre binası aynı zamanda Paris’in de en büyük saraylarından da biri olma özelliğine sahip.  Louvre tarihi Ortaçağ’a kadar uzansana müzeye dönüştürülmesi Fransız ihtilalinden sonrasına dayanıyor.
 Louvre Müzesi’nin danışma masasından,  planları aldıktan sonra bu müzenin kanatlarını gezmeye başladık. Louvre Müzesi’nde 3 adet kanat bulunuyor. Bunlar: Richelieu Sully Kanadı ve Denon Kanadı  bir günde gezmek imkansız olsada denemeye çalıştık ve Richelieu’dan başladık ve gezimizin sonunu MonaLisa ile tamamladık. Louvre eşsiz bir koleksiyona sahip, koleksiyonda Fransız tabloları ve heykelleri, Antik Mısır ve Antik Yunan, Doğu ve İslam Sanatı, İtalyan tablo ve heykelleri ,  Flemenk tabloları, Objects d’art ve İslam sanatı yer alıyor.

Louvre Müzesi’nin Koleksiyonu
Müze içerisinde fotoğraf çekimi yasak değildi bu yüzden flaşsız bol bol fotoğraf çektik. Müzede sadece selfie çubuğu yasaktı .Müzedeki eserleri ayırt etmek mümkün değil ama özellikle önemsediğim tablolardan kısaca bahsetmek istiyorum.

Mona Lisa Tablosunun bulunduğu salon müzenin en kalabalık noktası eserin başında korumalar var ve esere bakmak için yanlızca 1 dakikanız var. Leonardo Da Vinci’nin bu ustalık eseri 1503-1506 yılları arasında 3 sene içinde tamamlanmış. kurşungeçirmez bir camın ardında sergilenen tablonun ardından Vermeer’in  Dantelci kız Tablosunun yanına doğru gidiyoruz.
Bu eser 17 YY da yapılmış beni etkileyen tablolardan biriydi. Rembranth çağdaşlarının eserleri beni özellikle büyülemiştir.Louvre müzesinde sınırlı eserle kalsamda , Amsterdam  Rijk Müzersinde bunlara doyma fırsatını elde ettim.
Louvre meşhur Cam Piramiti 1989 yılında yılından beri müzenin ana giriş kısmını oluşturuyor. I.M. Pei tarafından tasarlanan bu piramit paslanmaz çelikten ve 21 metre yükseklikte.


Louvre müzesini gezmek için bir hafta bile yetersiz sabah 9 dan akşam 6 ya kadar müzede mesai yaptık. Bir sonraki yazı Notredam Katedrali ve Paris Latin mahallesi…

Paris'i Yürüyerek Gezmek


Paris’i gezmek için merhaba dediğimiz bugün de gezi planımızı Paris’in Kuzeyinde başlamak üzere planladık. Metro haritamızı açtık gitmek istediğimiz noktaları işaretledik. Paris gezimiz boyunca hava hep kapalıydı. O gün de hava havalıydı çantama attım yağmurluğu ve Sibel'le yola koyulduk.
İlk rotamız Paris Ressamlar Tepesi diğer orijinal adıyla Montmartre Tepesi


Metro durağı olarak Anvers indik ve  Sacre Coeur yazısını gördükten sonra kalabalığın peşine takıldık. İnsanların inip çıktığı çok da yüksek olmayan bir yokuş sokaktan içeriye girdiğimizde etrafımız sağlı sollu "I Love Paris" yazan  hediyelik eşya dükkanlarıyla doluydu.
Dükkânları geçince yokuş sonunda beyaz dev bazilika Sacre Coeur karşıladı. Hemen altında merdivenlerde, çimenlerde yayılmış onlarca kişi çıktı karşımız biz buraya yürüyerek ulaşmayı tercih ettik ancak buraya beyaz-kırmızı, sarı-beyaz Montmartre treni veya füniküleri ile de ulaşabilir.
Sacre Coeur içini mutlaka gezin eşsiz fotoğraf kareleri yakalayacağınızdan eminim. Bazilikanın solundan  düz yürüdüğünüzde ise sağda restoran kapısı önünde çello çalan bir sokak müzisyeni, solda ise yeşillikler içinde kaybolan dik bir merdivenler.
 Biz öğle yemeğimizi burada  mis kokan pastaneden krep ile geçiştirdik ardından kahvemizi aldık Ve starbucks karşısındaki sokak müzisyenini dinledik.
Dönüş yoluna geçtiğimizde ağaçlı yoldan kahvelerimizle keyifle aşağıya indik ve parkta küçük bir mola verdik. 
Ressamlar tepesinden sonra yürümeye başladığımızda Paris’i tüm gün yürüyerek gezebileceğimizi tahmin etmemiştik.
Harita ile ara sokaklardan Zafer Takına doğru yürümüştük. Napolyon Bonapart, Austerlitz Savaşı’ndan sonra 1806 yılında Zafer Takı’nın yapılmasını emretmiş. Zafer Takı 30 yılda tamamlanmış. Zafer Takı gördüğümüzde anladık ki Şanzelize Caddesine gelmişiz.
Champs Élysé Zafer Takı’dan başlıyor ve Concorde Meydanı’na kadar 1.9 km boyunca devam ediyor.  Biz bu mesafeyi yürüyerek mağazalardan alışveriş yaparak tamamladıktan sonra Eiffel’e doğru yürümeye başladık.
Eiffel’e nasıl gideriz diye birkaç Fransız’a sorduğumuzda bize çıldırmış olmalısınız tepkisini verdiler ancak biz yine de yürüdük.
Kanallardan Eiffel’i gördüğümüzde yorgunluktan mutluyduk. O kadar yorulmuştuk ki Eiffel’in yarısına kadar çıkabildik.

Gelelim Eyfel Kulesi‘ne(Fransızca : Tour Eiffel). Fransa’nın simgesi Eyfel Kulesi 1887-1889 yılları arasında Gustave Eiffel’in firması tarafından, Fransız Devrimi’nin 100. yıl kutlamaları için düzenlenen Paris fuarının giriş kapısı olarak inşa edilmiş. Üst bölümündeki antenle birlikte 324 metre uzunluğunda, 124 metre enindeymiş. 1889 yılındaki açılış tarihinden önceki 5 ayda 1,9 milyon kişi ziyaret edince, yıl sonuna kadar toplam masrafın 3/4’ü çıkartmış. 3.000 işçiyle 26 ay süren bir çalışmayla tamamlanmış. Parisliler Eyfel Kulesi’ni Demir Bayan olarak adlandıyorlar. İlk başlarda Gustave Eiffel, kulenin sadece 20 yıl kalması için müsaade almış. Ancak iletişim için çok uygun yüksekliği olduğundan kalmasına izin verilmiş.
Akşam saatlerine denk geldiğimiz içinde Eiffel’in ışıklandırmasınada tanık olduk. Yorucu bir günün sonunda son metroya yetişip otelimize döndük. Ertesi günü NotreDam ve Latin Mahallesi gezisi olacak…

Notre Dame Katedral'inden Paris Camisi'ne ve Quartier Latin


Bir sonraki gün Paris’te yapmak istediklerimizden ilk Notre Dame katedralini ziyaret etmekti. Bunun için sabah erkenden yola çıkmıştık. Ilk olarak metro haritasını açtık keşişim noktalarından ineceğimiz durağı tespit ettik, line olarak 4 nolu metro hattını kullanmamız gerektiğini anladıktan sonra Cite durağında inerek Fransız gotik mimarisinin en güzide örneği olarak bilinen Notre Dame Katedraline ulaştık.


Notre Dame Katedrali ilk gotik katedrallerden biri. Heykellerin ve işlemeli camların ortaçağ Roma mimari üslubundan sonra pek görülmemiş bir dünyevilik içeriyor bu özelliğinden dolayı bu katedral natüralizm akımının temsili.
Turistler açısından popüler bir yer olmasının sabah ilk durağımız olmasına neden oldu.

Katedral Roma Katolik katedrali olarakta kullanılıyor ve Paris başpiskoposluğuna ev sahipliği yapıyor.
19. yüzyıl başlarında Paris şehir planlamacıları katedralin bakımsızlığından ötürü katedrali yıktırmak istemişler.
Fransız yazar Victor Hugo, halkın ilgisini çekmek için Notre Dame’ın Kamburu adlı romanını yazmış ve katedralin kurtarılması için kampanya başlatılmasını sağlamış ve  kampanya hala devam ediyor.

Katedrali gezip Kuleye çıktıktan sonra yönümüzü Paris’in büyük Camisine çeviriyoruz. Quartier Latin mahallesinde bulunan camiyi gezdiğimizde Latin mahallesini de gezmiş olacağız.
Grande Mosquée de Paris Fransa’da inşa edilmiş ilk cami olmasının yansıra Avrupa’nın en büyük camisidir. 1926 Yılında yapımı tamamlanan Cami’ye Mustafa Kemal, “Bizim de çorbada tuzumuz bulunsun” diyerek yapımından 1938 yılına kadar her yıl onar bin frank para göndermiştir.
Caminin içi ve dışı eşsiz bir işleme ve mermer sanatıyla bezenmiş. Camii'den ayrıldıktan sonra Latin Mahallesinde bulunan caminin etrafını gezmeye başlıyoruz.

Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir ile varoluşçuluk hareketini başladığı Quartier Latin Mahallesi benim Paris’te en çok keyif aldığım noktalardan bir tanesidir.
Önce pazarı gezip yiyeceklerimizi aldık daha sonra mis gibi kokan kruvasanla kahvelerimizi alıp bütün gün burada keyifli sohbetlerimizi yaptık daha sonraki günlerde de Bu mahalle bizim ilk durağımızdı.