27 Şubat 2014 Perşembe

Bir Film olarak Anne Karenina


İşte Teatral ögelerin ustaca kullanılması sonucu edebiyatla sinemanın buluşmasının  harika bir çıktısı. Anne Karenina  neredeyse hepimizin ezbere bildiği Tolstoy romanın bundan daha güzel bir uyarlama ile beyazperdede gösterilemez,  19.YY Rusya aristokrasisi ve yasak aşk daha güzel anlatılamazdı.
Çoğumuzun okuduğu bu  eseri , ele alıp ondan,  teatral  bir sinema eseri yaratmak epeyce cesaret isteyen bir iş fakat çekim tekniklerini o kadar ustaca kullanılmışki,Hollywood teknikleri solda sıfır kalmış.
Özellikle filmdeki çekim tekniğini çok sevdim,  bir tiyato dekoruna yerleştirerek, çekilen bu film müzikal gibi tasarlamış. Müziğe dayalı o uzun vals sahnelerinde oyuncular bir opera sahnesinden gelip,  cam ekrana yerleşmiş.  Tarlada hasat yapan köylüler  bir Monet veya Goya tablosunun vucüd bulmuş hali, rüya ve gerçek arasında kalmış bir dans gösterisi...
Tiyatro-sanat, aşkındanmıdır bilmiyorum ama filmdeki çekim tekniklerine sanatsal ögelerin dizilimine tek kelimeyle BA-YIL-DIM!
İzlemenizi tavsiye  ederim, Mutlu Günler!

26 Şubat 2014 Çarşamba

Marka Hikayesi/ KOMİLİ


KOMİLİ ZEYTİNYAĞI
Burada sizleri akademik terimlerle sıkmadan markaların yolculuğuna çıkacağız. 
İlk Marka Komili,  Sevgiler
Komili Zeytinyağının öyküsü 1878’de Midilli Adasında başlar. O yıllarda ada Osmanlı toprağdır. Komi’li Hasan, adada sabun ve zeytinyağı üreterek  geçimini sağlamaktadır. Aile Lozan Antlaşmasından sonra  mübadele gereği Ayvalığa göç eder ve kuşaklar boyu süren Komili markasının öyküsü başlar.
Komililer, adının hikayesini şöye anlatıyor.” Aile esasında Midilli adasının Yere bölgesindedir. Yere deniz kenarındadır. Ancak Komi köyü biraz daha içeride, zeytinliklerle kaplı tepelik bir alandadır. Babamın dedesi  sürekli Komi ye gidip geldiği için Komi’li Hasan olarak bilinirmiş. Üretilen bütün zeytinyağları yemeklik kullanılamadığından, ayrılan kısım sabun olarak değerlendirilirmiş”
“Kalitesiz ürünle alıcıyı birkez, kendini ebediyyen kandırırsın” diyerek yola çıkan Necmi  Komili 1950 yılında Ayvalıktan İstanbula yola çıkar. 1960 yıllarında bütün dünyada tamamen emek yoğun üretimden, seri üretime yeni geçilmektedir. İtalyan Mazzoni firmasının beşinci müşterisi Necmi Komili olur. Çünkü Komili markası yenilikçidir.
Komili 1950 yıllarında yaşanan hızlı nufüs artışı ve kentleşme sorunlarından dolayı artan talebi karşılayamaz duruma gelir. 1950 yıllarında artan talebi karşılayabilmek için margarin üretimi başlar. Bu durum zeytinyağı üretimi biraz gerilere iter çünkü zeytinyağı üretimi zahmetlidir.
1950li yıllardaki ithal ikameci politika yüzünden o yıllarda komili ihracat teşvikleri dolayısıyla dış ticarete önem verir. 1972 yılına geldiğinde Komili zeytinyağına önem verir. Ancak o yıllarda üretimde ki en büyük sorun ambalajlamadır.
Zeytinyağı kare teneke kutularda satılmaktadır ve bu kutular dışarı sızma yapmaktadır. Küçük ambalajlama yağın kalitesini daha da üşürdüğünden o da iyi bir alternatif değildir. Alternatif arayışı firmanın aklına şunu getirir. O yıllarda Türkiye motor yağı üretiminde ivme kazanmıştır. Pazara sunulan motor yağları silindir şeklindeki teneke kutularda satılmaktaydı, bu teneke kutular otomasyonla üretiliyor ,daha ucuza mal oluyor ve sızma problemini ortadan kaldırıyordu. Komili zeytinyağını bu kutularda pazarlama fikrine sıcak baktı, herkes bunun yanlış olduğu söylemesine rağmen. Yeni tasarım logosuyla ve yeni kutusuyla ürünü bu kutularda “ Yeni Komili Altın Kutuda “ kampanyasıyla  zeytinyağını piyasaya sunan Komili büyük bir başarı elde etti.

 Ayrıca basın ve reklamlarda zeytinyağının içilebilecek kıvamda olduğundan da söz edilir. Daha o yıllarda zeytinyağının tadı ve sağlıklı oluşu önplana çıkarılır.Ambalajdaki değişiklik iletişimin gücüyle birleşince marka inanılmaz bir Pazar başarısını yakalar.
1990 yıllarına geldiğimizde Türkiye margarin pazarında küçülme eğlimine girmişti. Margarin sektöründe yer alan Unilever  1993 yılında Komili markasına ortak oldu. 1991 yılında da “Tabiatın Mucizesi” kampanyasıyla Komili zeytinyağı kendinden çok söz ettirmeye başladı.1980 li yıllarda zeytinyağı ile ilgili “zeytinyağı ağırdır, kokuludur pahallıdır” yanlış bir kanı mevcuttu. Bu bilgi eksikliğini komili Kalp ve damar doktorlarıyla işbirliği yaparak tamamladı. O yıllarda Houston Üniversitesi tarafından  zeytinyağının sağlığa yararlı olduğunu anlatan, hatta onu uzun yaşamanın sırrı olarak görenAkdeniz diyeti diye birçok bilimsel çalışma yapılmaktadır. Komili o yıllarda bu akademik yayınlara erişir, bunları Türkçeye çevirtir ve doktorlara hemşirelere yönelik geniş çaplı bir bilingilendirme kampanyası başlatır.


1992 yılında Kristal Elma ödülünü alan bugün bile çok net anımsanan “Tabiatın Mucizesi “bu kampanyası, Komili markası için dönüm noktasıdır.Marka 1993 de  Tamamen Unilever’e geçer  bu kampanya bir süre daha yayınlanır ve 1994 yılına geldiğimizde Komili ambalajları tekrar yenilenir.Tabiatın mucizesi kampanyası iki yıl sürer. Bu sürede tüketici  ve Pazar zeytinyağını iyice sever ve benimser. Pazarda ki yeni rakiplerde bu söylemden etkilenirler. Bunun üzerine Komili zeytinyağı 1995 yılında diğer markalardan ayrışmak için “Akdeniz” temasını sahiplenir. 1997 yılında Ogily imzası ile “Akdeniz” teması kullanılır. Ancak yurtdışındaki ile  Türkiyedeki Akdeniz algısı farklılığı nedeniyle Akdeniz algısı tüketicinin zihninde oturmaz ve farklı bir pazarlama kampanyasıyla reklama yeniden konumlandırır. Akdeniz dendiğinde Türk insanın aklına Antalya , Alanya gelirve zeytin bu bölgelerle bağdaşmaz. Halbuki uluslarası anlamda Akdenizin çağrıştırdığı ülkeler İspanya, Portekiz, İtalya ve Yunanistandır. Markanın yaptığı Pazar araştırmaları sonucu, tüketici gözünde gerçek zeytinyağının tatil dönüşlerinde Ege bölgesinden Kuzey Egeye otomobille geçerken yol kenarında köylülerden satın alınan dökme zeytinyağı olduğuna dair,  zeytinyağı ile ilgili yanlış bir algının olduğunu tespit eder. Bu algıyı değiştirmek amacıyla “Komili Ağacı” temalı bir pazarlama kampanyası geliştirilir bu kampanya ile özel üretime geçilir. Ulus 29 adıyla özel zeytinyağı üretilir.
Türkiyenin sahip olduğu yüzlerce değer arasından bazı değerler vardır ki yeri başkadır. Çünkü onlar Türk ekini alarak anılırlar. Örneğin Türk Lokumu, Türk kahvesi, Türk Tütünü, Türk hamamı ve Türk Zeytinyağı gibi. İşte Komili markasıda buradan yola çıkarak Türk zeytinyağının Hikayesini devam ettirmiştir.

Bu yazı dizisinde  kronolojik olarak Türkiyenin gerçek zenginliği olan markaların yaşam yolculuğuna çıkacağız. Bu yazı Dizisinin hazırlanmasındaki Başlıca kaynak Reklamcılık vakfı Yayınlarından çıkan TM Marka dizisi NÜkhet Vardar, El izi İletişim yayınlarına ait Kaynaktır.

25 Şubat 2014 Salı

Oyun Arkadaşı


Ted Movie
Hayat bir oyun alanı ve Hepimiz birbirimizle oyun arkadaşı değilmiyiz.
Büyüdükçe oyunlar azalıp hayallerin yerini sorumluluklar almış olsa bile...
Büyüdüğümüzden beri ne değişti  ki ?
Biraz isimler, biraz da biz  
Ama oyun alanı, Oyun arkadaşları hep aynı değilmi ki
Oyun arkadaşı önemlidir, çünkü beraber oyun oynamak, beraber öğrenmek, beraber büyümektir. Ama oyun arkadaşı kalabilmek  zordur,
Hep yeni bir, oyun oynamak gerekir.
Oyun arkadaşları arasında küslük olmaz, olsa bile hemen barışılır.
Çünkü pek seversin, çok seversin, hep seversin oyun arkadaşını sevmelisin de..
Artık yanında olmasa, artık seni sevmese bile...
Kollarını iki yana açıp, "kocaman-kocaman-koskocaman!"  
Seni Seviyorum diyebilmelisin
Büyükler için, mizah dolu bir film "Ted Bear"  izlemenizi tavsiye ederim

22 Şubat 2014 Cumartesi

Bu Hafta İzlediğim Filmler


Merhaba,
Bu  yazımda, geçtiğimiz hafta, izlediğim birkaç filmden,  bahsedeceğim

Fotografladaki sırayla gidersek,  The Reader,  Okuyucu adıyla dilimize çevrilmiş bu film Bernhard Schlink - Der Vorleser kitabının  uyarlaması. Başrolde Kate Winslet var. II. Dünya Savaşı sonrası, 1958 yılında Almanya'da, II. Dünya Savaşı sırasında bir toplama kampında 300 Yahudi kadının kilisede yanarak ölmesine izin vermekten yargılanan Hanna(Kate Winslet), okuma yazma bilmemesinin, uğruna katil damgası yemesinden daha büyük olduğu inancına sahip olmasının ilginç hikayesi. 
Filmde beni rahatsız eden nokta, gereksiz cinsellik ögesiydi. Bana kalırsa kitap uyarlaması olarak kitabı beyaz berdeye aktartltrken biraz sığ kalmış, yinede izlenmesi gereken flimler arasında...
Bir diğer filmimiz "The Book Thief". Yine bir kitap uyarlaması yine, 2. Dünyü Savaşı Almanyası...Bu film, Markus Zusak kitabının başarılı, bir uyarlaması. Bir kere anlatım şekli çok farklı, zira tüm hikaye ölümün/azrailin ağzından anlatılmış. 2. Dünya Savaşı yıllarında Nazi Almanyasında yaşayan Liesel'in, okuma aşkını anlatıyor. Liesel tüm sevdiklerini kaybederken, kitapları ve yaşamını yazdığı sayfalar sayesinde hayatta kalmasının güzel bir hikayesi. Kitabı okunmalı ve filmi izlenmeli tavsiye olunur
Son filmimiz Kaptan Phillips Paul Greengrass tarafından yönetilen gerilim filmi.  Başrollerinde Tom Hanks ve Barkhad Abdi oynuyor.Ticari denizci Kaptan Richard Phillips'in 2009 yılında Somalili korsanlar tarafından rehine alınmasını gerçek olaylardan alıntılarla anlatan, biyografik heycanlı bir film. Biyografik romanı vermış okumadım bu yüzden kitabı hakkında  fikir sahibi değilim.  
En iyi film, en iyi yardımcı erkek oyuncu, en iyi uyarlama senaryo olmak üzere 6 dalda 86. Oscar'a aday olan filmdir.
Son olarak, 19 Şubat Akşamı TRT 1 de benim için Kült filmlerden biri olan 1996 yapımı FORREST GUMP’a denk geldim.  Başrol oyuncusu Tom Hanks’e Oscar ödülü getiren bu filmden  , kısaca bahsetmek isterim. Yine bir kitap uyarlaması olan bu film, 90lı yıllarda Amerikada yeniden yükselmeye başlayan Varoluşçuluk akımının sinemaya uyarlanmış halidir. Flimde IQ 75 olan Forrest Gump siradan bir yaşam sürken başına gelen olaylardan oluşur. Forrest,kendisine verilen herşeyi oldugu gibi kabul eder, yaşar. Herkesin hayata bakış açısı, olaylardan çıkardığı sonuçlar çok farklıdır Forrest’ınki ise oldukça saf ve yalındır. Forrest Gump saflığın filmidir.
Bu film sonrası aklıma Kafkanın sözü gelir, “Anlamanın ilk belirtisi ölme isteğidir” gerçektende  öyledir. Anlayıp farkındalık yarattıkça hayata, zorlar hayat bizi adapte olmaya kabullenmeye... Film hakkında izlemeyenlere ayıp olmasın diye ipucu vermek istemiyorum ancak izledikten sonra bu söz taşları oturtuyor.
Bu haftanın önerileri böyle,herkese şimdiden iyi seyirler!

18 Şubat 2014 Salı

13. !f İstanbul

13. İstanbul  Bağımsız Film Festivali başladı. 23 Şubat tarihine kadar devam ediyor. 9/6 çalışanı olarak ancak 19:00 sonrası seansları için  uygun olurken çoğunluğuna yoğunluk ve başka programlar dolayısıyla katılamadım. En sonunda 21 Şubat Akşamı 19:00 Seansına Y Michel Gondry’nin  Noam Chomsky ile yaptığı sohbetlerden oluşan son filmi ‘Uzun Boylu Adam Mutlu mu? Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet’ flimine programımı oluşturdum. 
Michel Gondry, 2004 Yılında Sil Baştan/Eternal Sunshine of the Spotless Mind’dan hatırlıyorsunuzdur.
Eternal Sunshine of the Spotless Mind/ Sil Baştan filminin yönetmenibu filmde, dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar sıfatlarının hepsine birden sahip olan Noam Chomsky’le yaptığı sohbetleri canlandırma sinemasını kullanarak beyazperdeye aktarmış merakla izlemeyi bekliyorum.
13.!f İstanbuldan kendime seçtiğim film bu. Hangi filmi seçtiniz yorumlarınız nedir? Tavsiye edeceğiniz filmler var mı Sevgiler.

9 Şubat 2014 Pazar

Şark Dişçisi / Tiyatro İBB


Şehir Tiyatroları’nda 2011-2012 sezonundan beri oynayan Engin Alkan Yönetmenliğinde “Şark Dişçisi”, bu sezon izlediğim ilk müzikaldi.
Oyunun konusu ; kadın ve erkek arasındaki ilişkileri ve toplumsal hayatı üzerine gelişen kadın-erkek ilişkilerinde ki yalanlar ve entrikalar, kavuşamayan sevgililer kaçıp- kovalamacalar. Hikayenin ana karakterleri, çapkın Ermeni dişçi Taparnigos ile karısı Marta.
Oyun süresi  üç saat aşıyor bu yüzden haftsonu izlemenizi tavsiye ediyorum. İş çıkışı gidilmesi durumunda “sıkıcı”  gelebilir
Gelelim oyunculuklara Taparnigos rolünü bu sezon üstlenen Kubilay Penbeklioğlu, oldukça sempatik başarılı buldum özellikle Taparnigos ile karısı Marta’nın arasındaki atışmalar en çok güldüğüm sahnelerdi.
Dekor ve sahne uygulamalarını çok başarılı bulmadın ancak  kostüm ve aksesuarlar hakkını yiyemem özelliklede sıradışı peruklar, makyajlar oyunu renkli hale getirmişti.
Bu müzikalde en sevdiğim unsur  orkestrayı sona sakladım. Tiyatroda mizah ve müziğinin birarada olması basarili bir temsil oluşturuyor. Bu konuda benimle hem fikir olan  seyircilerle birlikte bu temsili büyük bir coşkuyla ayakta alkışladık..
Müzikli, danslı,  mizahlı bu güzel oyunu  izleyiniz. Şimdiden iyi seyirler!

6 Şubat 2014 Perşembe

Mutlu Cumalar


Merhaba,
Herkese Musmutlu Cumalar!!
Haftanın en ama en sevdigim günü Happy Friday!
 Herkese ama herkese günaydınlar :c)
Bugün,  söylemesi kolay yapması zor biliyorum ama, bütün sıkıntınızı stresinizi bir kenara bırakın ve Cumayı hissedin.
Haftasonu ne yaparım diye düşünenler için ise, Çocukluğumuzun en güzel oyuncağı Legonun ilk uzun metrajlı flimi çekildi ve 7 Şubatta (bugün) sinemelarda yerini aldı.
Lego Severler haydi Sinemaya!
Bu filmle birlikte sinema sektöründe LEGO az kullanılmasına rağmen, bugüne kadar LEGO'yla yapılanlar saymakla bitmiyor.Flim afişleri, gemiler, kliseler, arabalar daha neler neler benim en sevdiğim Charli Chaplin Modern Times  flim afişi olmuştur neyse lafı çok uzatmadan sizi birkaç güzel örnekle başbaşa bırakıyorum
Herkese Hoşçakal!



woow!


London!





Sevimli Panda!

31 Ocak 2014 Cuma

Kaplumbağa/Tiyatro

30 Ocak Perşembe akşamı ,  Ali Poyrazoğlunun sergilediği  "Kaplumbağa" isimli oyununu Kadıköy Halk eğitim sahnesinde izledik.
Ali Poyrazoğlu oyunun metini,  İspanyol yazar Juan Mayorga yazdığı "La Tortuga de Darwin
"Kaplumbağa" başlığıyla dilimize çevirmiş, uyarlamış.

 Oyunu farlkı kılan ve en güzel unsuru tarihe, tarihin içinden bir tanıkla bakıyorsunuz. Bir su kaplumbağsı gözünden. Minicik bir kamplumbağ iken, yaşadıklarından ve gördüklerinden yavaş yavaş evrimleşen iki ayağı üzerine kalkan bu kaplumbağa  insana dönüşüyor.
Kaplumbağa Harry Robinson, Charles Darwin tarafından Galapagos Adaları'nda bulunmuş ve Dünya tarihinin son 200 yılının tanığı olmuş. 20. Yüzyılın vahşet yöntemlerini "vahşet sirki" dekoruyla ,evrim geçiren dev kaplumbağanın tanıklığında anlatılıyor.
Bu muhteşem oyunun sonunda Ali Poyrazoğlu mütevazılığı ile “birlikte oynadık” diyor Uzun uzun açıklıyor.
Yakın tarihe ilgi duyan herkesin izlemesi gereken bir oyun...

30 Ocak 2014 Perşembe

Bir Geyşa'nın Anıları/Arthur Golden


Memoirs Of A Geisha
Bu ay okumayı planladığım kitaplarımı erken bitirince, uzun zamandır okumak istediğim Bir Geyşa'nın Anıları'na başladım. Kitap biter bitmez filmini de izledim. İzlemeden önce tereddüt ettim  çünkü, Bazen filmler kitabı kadar etkileyici olamıyor. Bu konuda da yanılmadım, bana kalırsa kitabı okumadan filmi izlemeyin.
Kitabın önsözü böyle başlıyor;
"Japonya'nın en ünlü geyşasının gerçek anılarının kusursuz bir içtenlik ve ince bir lirizmle anlatıldığı bu romanda, bakire kızların açık artırmalarda en yüksek fiyatı veren alıcıya satıldığı; kadınların, iktidarı elinde tutan erkekleri oyalamak için eğiltildikleri; aşk hayallerine küçümsenerek bakıldığı, dış görünümü görkemli bir dünya gözlerimizin önüne seriyor."
Kitabın önsözünde, Sayuri'nin hayatı ve yaşadıklarının gerçek olduğu yazılmıştı. Yazarın dili basit olmasına rağmen üslubunu sevdim. Betimlemeler sayesinde, Sayuri'nin yaşadığı zamanı ve mekanı kolaylıkla aklımda canlandırdım.
 Japon kültürüyle uzaktan yakından alakası olmayan ben, kitaptan o kadar çok etkilendim ki Uzak doğu kültürünü daha detaylı araştırya başladım. Filme değinirsem aynı olumlu yorumları  ne yazık ki film için söyleyemeyeceğim. Film kitabın verdiği heyecanı vermedi. Filmde, olayların başladığı yerlerde ki  sahneler hızlıca geçilmiş ve kitapla tam anlamıyla uyarlanamamış.  Keşke filmin ana dili Japonca olsaymış. Film hakkında daha fazla yorumda bulunmadan filmde, Beni en çok etkileyen ise savaş yıllarında yaşananlardı.  Japonya da başlayan hikaye Sayuri'nin New York'a taşınıp orada bir çayhane açması ile son buluyor.
Etkileyici ve sürükleyici bir kitap olan Bir Geyşanın Anıları'nı hala okumadıysanız en kısa zamanda okumanızı öneririm.

27 Ocak 2014 Pazartesi

Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı

Bilenleriniz bilir ki 2007 yılından beri TEGV de aktif gönüllü ablayım daha öncesinde ise 1998 Fatih’te ilk Eğitim parkı kurulduğu zamanlarda ben çocuk gönüllüydüm.
TEGV ile birlikte büyüdüm.Geçtiğimiz günlerde 23 Ocak tarihinde TEGV’in  doğumgünüydü ve TEGV 19 yaşına girdi. TEGV “Bir Çocuk değişir, Türkiye Değişir” mottosuyla yola çıkmış bir vakıf. Vakfın Kurucusu Suna Kıraç ve bu Vakıfta emeği geçen adını sayamayacağım Binlerce abla abi var.
Benim deneyimim ilk zamanlar kendim için farklı bir deneyim olması için başlamıştım sonra, hayatımın bir parçası oldu
Artık, vakıftaki bütün çocuklar benim çocuklarım.
Eğitim gönüllüsü olmak! 
Dünyaya bir çocuğun penceresinden bakmanın ne kadar güzel bir şey olduğunu gösteriyor . Ben insanı daha çok tatmin eden başka bir şey olacağını sanmıyorum. TEGV insana çok güzel hatıralar bırakan güzel dostluklar kurmasını sağlayan bir kurumdur.Haftada iki saat çocuklarla vakit geçirip ruhunu arındırıp ,tazelenip hayata sımsıkı sarılıyorsun.
Eğer sizde yenilenmek istiyorsanız.  internet sitesinden başvuru yaparak ilk adımı atabilirsiniz. http://www.tegv.org/gonullu-olun
Sorularınız için bana herzaman ulaşabilirsiniz

Murathan Mungan/Yüksek Topuklar

Bazı kitaplar vardır, başucu kitabı olur ve defalarca usanmadan okunur .Murathan Munganın ilk kitabı olan ‘Yüksek Topuklar’da, öyle bir kitaptır.
Haftasonu tembellik yapmaktan başka birşey yapmak gelmedi içimden, evi biraz topla ıvır zıvır işlerle uğraş derkende koskoca  48 saati doldurmuş bulundum. Bana kalırsa kayda değer tek yaptığım şey, uzun zamandır bitirmemek için direndiğim, üçüncü kez tekrar okumaya başladığım ,Murathan Mungandan Yüksek Topukları okumaktı.
Romanın baş kahramanları, kırklı yaşlara yaklaşmış Nermin ile beş yaşındaki  . Romanda, Nermin Tuğde ile geçirdiği beş günde , hem kendisinin şimdisi ve geçmişi, hem de hayata dair her şey hakkında şahane tespitlerde bulunuyor.
Kadın olmak, kadınlık halleri, evlenmek, bekar olmak, boşanmak, çocuk psikolojisi üzerine çok okuduğunuz, yazılmış bütün sözler bu kitapta toplanmış sanki..
Altını çizdiğim o kadar çok satır var ki, onları buraya yazarsam dava edebilirim J  zira alıntı yapmak yasaktır diyor.
Tek bir satır yazarsam eğer en etkileyen bu satırı paylaşabilirim.
“Hayat bazılarına mutsuz olmakla duygusuz olmak arasında bir seçim hakkı tanır, daha fazlasını değil.”
Herkese Musmutlu bir hafta dilerim Sevgiler,

24 Ocak 2014 Cuma

Gabriel Coco Chanel


Gabriel Coco Channel Moda dünnyasını ters yüz eden, 1900'ler başında Fransa'da  başlayan günümüzde kadar etkisini sürdüren modern kadının öncüsü..

Modaya az çok ilgi duyan herkesin ilgisini çekeceğini düşündüğüm bir biyografidir.
Bu Blog bir moda blogu olmasından mütevellit  Coco-Channeldan bahsetmemek olamaz.

1900 yıllar, Coco nun deyimiyle “yürüyen perde gibi dolaştığı” beyaz tenin moda olduğu  kadınların konforsuz kıyafetler içinde  süsbebeği gibi salındığı yıllardı,  
İşte o yıllarda Coco nun yolcuğu başlar,
Coco kariyerine bir kabere şarkıcısı olarak başladı çünkü biliyordu ki ona imkanlar sunacak hayatın kadınların erkeklerin hegomonyasında kaldığı o dönemdeki yolun malesef ki bu olduğunu..
Channel bir dönem açmıştır. Bunu nasıl başarmıştır diye sorarsanız size hiç düşünmeden, yenilikçi tavrı sayesinde derim. Aynı zamanda bizim bugün pazarlamaya dair bildiklerimizi  o yıllarda uygulamış olmasıdır.
Hayatından küçük bir kesit paylaşırsam, İlk şapka tasarımlarını müşterilerine sunduğunda yeniliğe direnen herkesin tepkisinden oda nasibini aldı,ancak bu durum onu umutusuzluğa sürüklemedi. O zamanlar birlikte yaşadığı Soylu sevgilisinin evinde verdiği davete şapkalarının lansmanını bir Prensese yaptırdı ve bu şapkalar, üç gün içerisinde tükendi.
Tayyörü, pantolonu, mini eteği kadınlara giydiren yenilikçi bir öncüydü 
Kıyafetlerindeki sadelik ise onun her tipten ve her meslekten insanla birarada yaşaması ve onlardan esinlenmesidir diye düşünüyorum.
COCO 1971'de, 88 yaşında dünyaya gözlerini yummuştur. ama yarattığı stil hâlâ canlıdır.
Hala Sokakta bir kadın gördüğümüzde aslında Chanel in mirasını görüyoruz. Bana kalırsa Channel bir, yanlızca bir terzi değil toplumsal yapıyı dönüştüren kadına özgür rahat bir kimlik kazandıran çeşit dahidir. Moda ve biyografiye ilgi duyuyorsanız Alfonso Sıgnorini Channel biyografi kitabını okumaktan sizde benim gibi keyif alacaksınız

20 Ocak 2014 Pazartesi

“Dialogue in the Dark” Karanlıkta Diyalog

Sosyal girişim projesi “Dialogue in the Dark”, İstanbul Gayrettepe Metro İstasyonu’nda
18 Ocak Cumartesi günü eşsiz bir empati deneyimi yaşadım esasında,  katıldığımda neyle karşılaşacağımı pek bilmiyordum.
11:30 başlayacak olan program için, yarım saat öncesinden Gayrettepe Metro istasyonunda bulunduk, çünkü bu deneyim öncesi her türlü parlak,ışık yansıtan eşyaları size verilen kilitli kutulara bıkıyormuşsunuz.
11:30 olduğunda  ana girişte 7 kişilik bir ekip olan bize, içeride kullanacağımız sopaları verdiler. Elimizde görme engellilerin kullandığı sopalarla yaklaşık birbuçuk saatlik bir parkurda ilerledik.
İçerde neler oluyor?
Parkur zifiri karanlık görmeden. Duyarak, dokunarak, koklayarak ve  hisssederek keşfe çıkıyorsunuz. Önce görmediğiniz için endişe ve korkularınız başlarken bir süre sonra, burnunuz, kulağınız ve elleriniz gözlerinizin yerine geçmeye başlıyor. Meğerse ben, tek duyu organım gözümmüşçesine,  farkındaymışsınız bir çok şeyin.
Bu deneyim esnasında, göremeseniz bile hissediyorsunuz nerelerden geçtiğinizi. Parkta, sokakta, pazarda, tramvayda, vapurda, bir evin oturma odasında, bir kafedesiniz. Çöp kutusu, bankamatik, meyve sebze tezgâhı, çitler, çiçekler, köprüler, yollar, bisiklet, araba, duvar, basamak, çay bardağı, televizyon, kalem, kâğıt...
Ekibin başında görme engelli bir rehberiniz Abidin Bey mevcuttu ,  İstiklal caddesinde tramvaya hemen sonrasında vapura ya da bir caddeden karşıdan karşıya karanlıkta geçmenin tecrübesini yaşattı. Ayrıca Etkinliğin ana sponsoru TTNET içeride ,sesli betimleme sistemi kullanılarak görme engellilere uygun ev sinema odası,hazırlamış.
Çoğu zaman ekipteki arkadaşlarınıza temas ediyorsunuz ve oradakilerle aranızda bir bağ oluşuyor, ta ki çıkışa gidip aydınlıkta yol alıncaya kadar...gözlerindeki ışık kaybolsa da yüreğindeki ışığı kaybetmemiş görme engelli rehberlerimize ayrıca teşekkür etmek gerek.
Proje Nasıl Başladı?
Projenin Almanyada ki,  kurucusu Andreas Heinecke, radyo istasyonunda çalışırken, karşılaştığı  görme engelli meslektaşının,   görenlerin sahip olmadığı birçok özelliğe sahip olduklarını farkeder. Andreas, görme engelli genç meslektaşını iyi bir radyocu olması üzere eğitirken, kendisi de onun tarafından hayata dair eğitilir. Bu deneyimin olağanüstü değerinin farkına varır. Andreas, 1995’te ilk sosyal girişimini başlatmaya ve bu deneyimi diğer insanlarla paylaşmaya karar verir.
Bugüne kadar 6 binden fazla engelliye istihdam yaratan proje kapsamında İstanbul’da ise 30 kadar görme engelli çalışıyor. Etkinlik sonrası bizi Projenin Başrol oyuncusu Hakan Elbir Karşıladı kendisiyle yaptığım kısa sohbet sonucu projeyle ilgili şunları anlattı: ” Tamamen karanlık olarak yaratılan ve hayatın farklı kesitlerinin deneyimlendiği bu ortamda, Dialogue in the Dark İstanbul olarak bizim ana hedefimiz ise kalıcı olarak, Diyalog Müzesi’ni açmak.  Empati, ayrımcılık ve duyuların keşfi gibi konularda küçük yaştan itibaren farkındalık yaratabilmek ve tıpkı Almanya’da olduğu gibi Eğitim müfredatına dahil olabilmek.” Hakan Elbir Bu projenen uzun soluklu olmasını diliyor bu deneyim sonrası bizde kendisiyle hemfikir olduk ve aynı temmin içerisindeyiz. Dünyanın çeşitli ülkelerinde bu deneyimi yaşamış olan ve projeyi Türkiyede hayata geçirmeyi başaran Hakan  Elbir Ayrıca  Sözlerine şunlarıda ekliyor. “ görme duyusuna sahip bizlerin tek bir duyu organı olan gözüyle deneyimlediği bi dünya yaşarken görme engelli insanları 4 duyu organı ve farkına vardığı birçay şeyin varlığımevcut Ayrıca projede çocukları da düşündük. Televizyon, video ve internet tüm dünyayı çocuğun odasına getiriyor fakat bu, sadece tek bir perspektiften gözlemlenebilen bir dünya. İnsanın algılama becerisinin müthiş potansiyeli giderek ihmal ediliyor ve tamamen yitirilme tehlikesiyle karşı karşıya.” Ben projeden de yaşadığım bu deneyimden de inanılmaz keyif aldım ve burda bu yazıyı yazmak için sabırsızlandım eğer bu yazıyla daha fazla kişiye ulaşıp bu projenin daha uzun soluklu ülkemizde kalmasına bir katkım olabilirse ne mutlu...Hafta içi tekrar bu deneyime yaşamak için katılacağım.
Eğer sizde ,Karanlıkta Diyalog deneyimini yaşamak istiyorsanız biletlerine biletix.com üzerinden ulaşmanız mümkün.Giriş Fiyatı 25 İndirimli 17 TL bu ay sonuna kadar devam ediyor.

14 Ocak 2014 Salı

Franz Kafka/Aforizmalar

Bugün size, son zamanlarda Kütüphaneden çıkarıp çıkarıp okuduğum bir kitap olan, Franz Kafka’nın Aforizmalar eserinden bahsetmek istiyorum
 Kafka /Aforizmaları  yazdığı dönemde büyük yıkımlarla karşı karşıyaydı verem hastası olduğunu öğrenmiş; uzatmalı nişanlısı Felice Bauter'den ayrılmıştı. Aforizmalar  Kitabında yer alan düşünceler bütünleşmiş düşüncelerdirki insana Kafka o zamanlardaki ruh hali tarafından şekillendiği düşüncelerden ziyade Kafka’nın hayat görüşünde  de zaten varolan düşünceler olduğunu düşündürtür
 Aforizmalar eserinden bir kaç seçki...
1. Doğru yol gergin bir ip boyunca gider; yükseğe değil de hemen yerin üzerine gerilmiştir bu ip. üzerinde yürümek değil de, insanı çelmelemek içindir sanki.
2. İnsanın belli başlı iki günahı vardır, öbürleri bunlardan çıkar: sabırsızlık ve tembellik. sabırsız oldukları için cennet’ten kovuldular, tembelliklerinden geri dönemiyorlar
3.  Belirli bir noktadan sonra geri dönüş yoktur. bu noktaya erişmek de gerekir.
4. Belki bir şeylere sahipsin, ama kendi varlığın yok savına verdiği cevap, bir titreme ve yürek çarpıntısı oldu sadece(Dövüş Klübu)
5. i̇yi, bir bakıma rahatsızlık vericidir
6.Dünyayla arandaki savaşımda, dünyanın yanında ol.
7.insanlarla iç içe olmak, insanı kendini gözlemlemeye götürür.
8. Ruh ancak, bir dayanak olmaktan çıkınca özgürleşir
9.Yaşamının daha başlangıcında iki ödev: giderek çevreni daraltmak, ve kendini bu çevre dışında gizleyip gizlemediğini sürekli denetlemek.
Kafka hayatının son yıllarında bu eserini tamamlayamamış ve bu aforizmalar ölümünden sonra yakın dostu Max Brod tarafından biraraya getirilip yayımlanmıştır.

9 Ocak 2014 Perşembe

Klasik Konser JOSHUA BELL/Academy of St Martin in the Fields

İş Sanat “yıl boyu sanat, yıl boyu festival”
İş Sanat Etiknlikleri İş Kuleleri'nde bulunan ve 2000 yılından bu yana konuk ettiği dünyaca ünlü sanatçı ve toplulukları ağırlayan İş Sanat, İstanbullular için bulunmaz bir nimet...
Her sene Ekim ayında yayınladığı etkinlik takvimiyle, Dünyüca ünlü seçkin sanatçıları ağırlayan İş Sanat bu senede ajandamı renklendirdi.
8 Ocak akşamı Leventteki İş Sanatta Dinlediğim konser  2014 yılımın ilk konseri oldu. JOSHUA BELL Academy of St Martin in the Fields  orkestrasını kemanıyla yönettiği  ve Sir Neville Marinner'den sonra BELLin orkestranın ilk başına gelen kişi olması beni meraklandırdı.
JOSHUA BELL  Nefes kesen virtüözitesiyle, ruhumu dinlendirmesinin yanı sıra kulaklarımın pasını sildi.
Konserin ilk bölümünde bir rönesans/barok dönem dansı olan Chaconne ile başladı. Barok dönemde zaman zaman bestecilerin süit bölümü olarak düşündükleri bu dans. Bu konserde de bach'ın 1004 eser sayılı üç bölümden oluşan bir chaconne olarak yerini aldı. Chaconne re minör-re majör-re minör  olarak üç bölüme ayrılan bu  keman partitasında, İlk bölmede serbest melodik, ritmik ve armonik değişimler temanın  özünü yasıttan türdendi. İkinci bölmede möjerle geçiş ve devamlı yükseliş tam anlamıyla bir tim zenginliğiydi.Bu bölüm,tekrar minör tona dönüşen üçüncü bölümle daha sakin ve ana temanın tekrarıyla sona erdi.25 dakika süren bu  İlk bölüm,  muhteşem adeta büyüleyiciydi.
Yaylılar ve Basso continuo için Konçerto No. 2, BWV 1042, Mi Majör
İkinci bölümde Mi Majör tonda  Sebastian Bach (BWV 1042), 4/4 ölçüde neşeli allegro tempodadır.Birinci bölümü sonat formundadır orkestaranın JOSHUA BELL ile birlikte sunduğu canlı bir tema ile başlar. İkinci bölümü ki beni en çok etkileyen bölümdür. ¾ lük bir tempoda Do-diyez Minör tonda , bas partisinin değişik şekillerinde ağıt havasındaki bir ezgiyle süslenir üçüncü bölümü Mi-Majör tonda neşeli (allegro assai) hatta dahada neşeli(rondo) biçimindedir.   Bu bölüm 18 dakika sürdü ve ardından ara verildi. Ben efsunlanmışcasına yerimden kalkamadım.
L. v. Beethoven Senfoni No. 3, Op. 55, Mi bemol Majör ''Eroica'' eser yer verildi.
Eroica, devrimci kahramanlık üzerine bir eserdir. Beethovenın Napoleon Bonaparte'a ithaf etmeyi düşünerek bestelemeye başladıgı 3.senfoni olarak da bilinen Eroica, Napoleon ihtilalden sonra kendini tekrar imparator ilan edince Beethoven yaşadığı hayal kırıklığı ile, ithafının bulundugu ilk sayfayı yırtıp atmış ve "Büyük bir adamın anısına bestelenmiştir" diye değiştirmiştir. Daha sonra belirli bir para karşılığında Prens Lobkowitz’e ithat edilmiştir. Halk karşısında 1805 tarihinde çalındığında tutucu Viyenalılar bu eseri beğenmediler.

Eroica, da  birinci parlak ve canlı(allegro con brio) tempodadır.Gerilim ve dinanizmin çok iyi değerlendirildiği bu bölüm kahraman bir kişiliği yansıtır. İkinci bölüm Do-Minör tonda oldukça ağır(ADAGİO ASSAİ) tempoda başlar ağır bir matem marşıdır.Bu bölüm ünlü besteci Mendelssohn'un cenaze töreninde de icra edilmiştir.  İkinci tema sakinleştiricidir. Ardından bunu yine hüzünlü bir tema izler.Ana temanın tekrar duyulmasıyla, bölüm hüzünlü ve hafif sesle sona erer. 6 dakika süren 3.Bölüm ¾ lük ölçüde canlı ve çabuk(allegro vivace) tempoda devam eder.4.Bölüme bir özet denebilir. Eser malum Napolyon'a bestelemiş olduğundan, bitişinde de bir zafer havası yok denilemez. Eroica 50 dakika süren bir senfonidir.Klasik müzik tarihinin en uzun senfonilerindendir. JOSHUA BELL konserin aradan sonraki bölümünü orkeskrayı yöneterek oturarak icra etti. JOSHUA BELL in performansı karşısında ben ve bütün salon büyülendi. İnanılmaz güzel bir enerjiydi.
Konser Salonundan biraz bahsedersem şık ve başarılı bir konser salonu ve aynı zamanda akustiği de muhteşem!! Ancak seyirci kısmında neredeyse hiç eğim olmaması  sahnenin tamamını görmenizi kısıtlıyor. Aya İrini Konser Salonundan sonra akustiği açısından benim için ikinci favori mekan denilebilir.
Geçtiğimiz senede,  yeni yil konseri kapsamindaki Strauss gecesi ile güzel bir  gece gecirmemizi saglamiştı.
Ulaşımı rahat araçla geldiğinizde otopark sorununuz olmuyor. Ancak kapalı otoparkı biraz dar ve biçimsiz Park valeye teslim etmediğime çıkarken biraz pişman oldum. Çünkü konser kalabalığı sonrası inanılmaz bir trafik oluşmuştu. Eğer iş çıkışı benim gibi biraz erken giderseniz Cihat Aralın Retrospektif sergisini gezebilirsiniz. Sergi 2 Şubat tarihine kadar devam edecek. (Sergi, pazar ve pazartesi günleri hariç, her gün 10.00-19.00 saatleri arasında izlenebilir.) Ya da  civardaki İş Kulelerinde hem alışveriş yapıp hemde keyifli zaman geçirebilirsiniz.
Olağanüstü bir oda topluluğunu dünyanın en önemli solistlerinden biriyle buluşturan  İş Sanat’a  yaşattığı bu gece için Teşekkür ederim.